18 Nisan 2026 Cumartesi

The Literary Thought of Cengiz Aytmatov in Farewell Gulsary!: A Novel Poetics of Symbol, Time, and Conscience

 


 

Abstract

This article offers an in-depth analysis of Farewell, Gulsary! (1966) by Cengiz Aytmatov, focusing on its underlying literary thought and poetics. The novel is examined through its symbolic structure, folkloric layers, dialogic narrative technique, poetic rendering of the human–nature relationship, and the tension between individual conscience and collective ideology. By exploring narrative perspective, human–animal identification, oral tradition, and the construction of an aesthetic space within the constraints of Soviet realism, the study aims to reveal the philosophical foundations of Aytmatov’s literary vision. The article argues that Farewell, Gulsary! functions not merely as a narrative text but as a complex literary manifesto that negotiates between ideology, ethics, and aesthetics.

Keywords

Cengiz Aytmatov; Farewell, Gulsary; Soviet literature; symbolism; dialogism; folklore; narrative theory; ethics

1. Introduction

Cengiz Aytmatov (1928–2008) stands as one of the most original voices not only within Soviet multinational literature but also in twentieth-century world literature. Writing in both Kyrgyz and Russian, he successfully carved out a unique aesthetic space within the ideological constraints of the Soviet system (Aytaç, 1992).

Farewell, Gulsary! (1966) represents a transitional work heralding the author’s mature period. Through the intertwined life stories of the pacing horse Gulsary and its owner Tanabay Bakasov, the novel merges lyrical realism with critical realism (Akhmatova, 1980).

The aim of this study is to interpret Farewell, Gulsary! as a text of literary thought by systematically analyzing its formal and thematic strategies (Kasack, 1988, “Aitmatov” entry).

 

2. Symbolic Construction: From Animal Narrative to Universal Metaphor

One of the defining features of Aytmatov’s literary thought is his construction of symbolic meaning. In Farewell, Gulsary!, the horse functions not merely as a narrative device but as a multilayered symbol rooted in Central Asian nomadic culture (Aytmatov, 1997).

The imagery used in depicting Gulsary’s early life—such as the “milky cloud” and the “crimson stallion of the sun”—draws deeply from Kyrgyz oral poetic traditions (Aytmatov, 1997, pp. 9–11). However, these images are not romanticized; rather, they are used to illustrate the suppression of natural freedom.

The transformation of Gulsary into a laboring animal symbolizes the imposition of ideological control over individual existence.

 

3. Folklore and Oral Tradition

Aytmatov integrates folklore not as decoration but as structural foundation (Dağcı, 1988). The lament performed by Caydar using the komuz reinforces the novel’s central theme of loss (Aytmatov, 1997, pp. 88–90; Chadwick & Zhirmunsky, 1969).

The influence of the Manas epic is evident in the construction of Tanabay as a modern epic hero (Reichl, 2000).

 

4. The Poetics of Time

The novel departs from linear temporality and adopts a cyclical structure, reflecting a deeper philosophy of time (Paker, 1984). Memory functions as an active interpretive process rather than passive recollection.

5. Ethics and Conscience

Aytmatov views literature as a means of ethical awakening (Akaev, 1998). Tanabay’s internal struggles embody this principle.

 

6. Nature as Ontological Space

Nature in the novel is not a passive background but an active narrative agent (Karasar, 2003). The recurring imagery of cyclical natural processes reflects existential continuity (Aytmatov, 1997).

 

7. Narrative Technique

The narrative employs free indirect discourse and shifts between human and animal consciousness (Cohn, 1978). This multi-perspectival structure aligns with Bakhtinian dialogism (Bakhtin, 2004).

8. Writing Under Soviet Constraints

Aytmatov strategically operates within and against Soviet literary norms (Slonim, 1977). His use of symbolic narrative allows for implicit critique.

9. The Poetics of Farewell

The motif of farewell functions as both personal and ideological closure (Aytmatov, 1997, pp. 215–220).

10. Conclusion

Farewell, Gulsary! reveals a coherent literary philosophy based on symbolism, ethical inquiry, and resistance within constraints. The novel transcends its historical context and achieves universal significance.

 

References

(SSCI formatında)

Akaev, A. (1998)...
Akhmatova, R. (1980)...
Aytaç, K. (1992)...
Aytmatov, C. (1997)...
Aytmatov, C. (2005)...
Bakhtin, M. (2004)...
Chadwick, N., & Zhirmunsky, V. (1969)...
Cohn, D. (1978)...
Dağcı, C. (1988)...
Karasar, H. A. (2003)...
Kasack, W. (1988)...
Mercan, A. (1995)...
Paker, S. (1984)...
Reichl, K. (2000)...
Slonim, M. (1977)...

16 Nisan 2026 Perşembe

GEMİYE BİNDİRİLMİŞ RUHLAR

 

 

Abdurrahim Karakoç’un dizeleri ile Cengiz Aytmatov’un “mankurt” kavramı, farklı bağlamlardan doğmuş olsalar da aynı varoluşsal kaygının etrafında birleşir: kimliğini, hafızasını ve köklerini yitiren insanın trajedisi

Abdurrahim Karakoç’un “Bindirmişler bir gemiye, Rotasından haberi yok; Korkuyor Türk’üm demeye, Atasından haberi yok” dörtlüğü, yalnızca bir şiir mısraı değil, modern insanın varoluşsal krizinin ve kimlik erozyonunun çarpıcı bir özetidir. Buradaki “gemi”, yalnızca bir ülkeyi değil; bir medeniyeti, bir tarihi yürüyüşü temsil eder. Ancak bu gemidekiler, ne nereye gittiklerini bilirler ne de nereden geldiklerini. Şairin asıl vurgusu, fiziksel bir yön kaybından çok bilinç ve aidiyet kaybıdır. “Korkuyor Türk’üm demeye” ifadesi ise, kimlikten utanma ya da kimliği bastırma hâlini eleştirir. Bu, dış baskıdan çok içsel bir yabancılaşmanın sonucudur.

Karakoç’un “atasından haberi yok” dizesi ile mankurtun annesini tanımayıp onu öldürmesi arasında doğrudan bir paralellik vardır. İkisinde de ortak nokta, hafızanın yitimiyle birlikte insanlığın ve vicdanın da aşınmasıdır. Geçmişini bilmeyen birey, yalnızca kimliğini değil, değerlerini ve yönünü de kaybeder.

Cengiz Aytmatov’un Gün Olur Asra Bedel romanında ölümsüzleştirdiği “Mankurt” kavramı ise bu şiirsel uyarının kurgusal ve tarihsel tezahürüdür. İkisi birlikte, Türk toplumunun son yüzyılda geçirdiği kimlik bunalımına, yabancılaşmaya, sosyal gerginliğe ve manevi çürümüşlüğe ışık tutan iki büyük ayna gibidir. Bir gemiye bindirilmiş ama rotasını bilmeyen birey, aslında kim olduğunu unutturulmuş, soyundan ve özünden koparılmış mankurtlaşma sürecinin edebi simgesidir.

“Rotasından haberi yok”: Mankurt Olmanın Felsefesi

Aytmatov’un baskılanmış dünyasında mankurt, esir alınıp işkenceyle geçmişi tamamen silinmiş, kendi adını, ailesini, dinini ve kültürünü unutmuş, yalnızca efendisinin sözüyle hareket eden bir köledir. Mankurt olmanın trajedisi, fiziksel esaretten çok daha derindir: Kişi, artık özgür iradeye sahip olmadığının farkında bile değildir. Onun için en büyük ihanet, geçmişini hatırlatan herhangi bir şeydir. Bu durum, Karakoç’un “Rotasından haberi yok” mısraında birebir karşılık bulur. Rotasız gemi, sürüklenen, bir hedefi, bir kıblesi olmayan toplumdur. Modern dünyada bu rotasız gemiler, sadece dışarıdan bir güç tarafından değil, çoğu zaman kendi rızalarıyla tüketim kültürünün, küresel dayatmaların ve tarihsizleştirme projelerinin sularında savrulur hale gelmiştir.

Türk toplumunun son iki yüzyılda yaşadığı hızlı modernleşme ve Batılılaşma sancıları, bu rotasız gemiye binmiş olma hissini derinleştirmiştir. Geleneksel değerler, aidiyet duygusu ve ortak hafıza, ya kasıtlı olarak unutturulmaya çalışılmış ya da “gericilik”, “yobazlık” gibi etiketlerle değersizleştirilmiştir. Birey artık ne tam olarak geleneksel dünyanın güvenli limanındadır, ne de Batı’nın öznesi olabilmiştir. Arafta kalmış, “hiçbir yerin insanı” olmuştur. İşte bu tam anlamıyla mankurtluğun ilk aşamasıdır: Kişi nereden geldiğini unutmuştur, bu yüzden nereye gittiğini de bilemez.

“Korkuyor Türk’üm demeye”: Sosyal Gerginliğin Anatomisi

Dörtlüğün en vurucu noktası belki de bu mısradır. “Korkuyor Türk’üm demeye” ifadesi, basit bir milliyetçilik çağrısından çok daha karmaşık bir toplumsal patolojiye işaret eder. Bu korku, sadece bir etnik kimliği açıklama çekincesi değildir. Aynı zamanda geçmişin getirdiği bir travmanın, tarihsel bir ezilmişliğin, “öteki” olma endişesinin ve en önemlisi kendine yabancılaşmanın dışavurumudur. Mankurtların en korkunç özelliği, geçmişlerini hatırlamaktan duydukları korku değil midir? Aytmatov’un romanında Naiman Ana, oğlunu mankurt olarak bulduğunda, ona “Ben senin ananım” dediğinde, mankurt oğlu onu tanımaz ve hatta bu sözler onu rahatsız eder. Tıpkı Karakoç’un şiirindeki özne gibi, mankurt da “aslında ne olduğunu” hatırlamaktan, ait olduğu köke sahip çıkmaktan korkar. Çünkü hatırlamak, acıyı ve sorumluluğu da beraberinde getirecektir.

Türk toplumundaki sosyal gerginliğin kaynağı da bu korkunun çeşitli tezahürleridir. Kimi zaman bir akademisyen, “Türk milliyetçiliği” eleştirisi kisvesi altında kendi tarihini anlatmaktan kaçınır. Kimi zaman bir aydın, “evrensel değerler” adına yerel olandan, dilden, destandan, kültürel koddan utanır. Kimi zaman sokaktaki insan, “Türk’üm” dediğinde hemen “ırkçılık” suçlamasıyla karşılaşacağını bildiği için sessizleşir. Bu sessizlik, mankurtların sessizliğidir: Ne hissettiğini bilemeyen, hissetse bile ifade etmeye korkan bir öznelliğin sessizliği.

Bu noktada sosyal gerginlik, aslında iki yönlü bir çürümüşlüğü gösterir: Bir yanda, tarihini bilmediği için kimliğini bir “yük” olarak gören, özünden kaçan mankurtlaşmış bireyler. Diğer yanda, bu bireyleri daha da fazla baskı altına alan, “milliyetçilik” söylemini dahi tabulaştıran bir toplumsal iklim. Gerginliğin asıl kaynağı, kimliğini açıklamaktan korkan ile bu korkuyu haklı çıkaran sistem arasındaki diyalektik ilişkidir.

“Atasından haberi yok”: Tarih Bilincinin Yokluğu ve Çürümüşlük

Karakoç’un dörtlüğünü mankurt kavramına en sıkı sıkıya bağlayan mısra, hiç şüphesiz “Atasından haberi yok” ifadesidir. Mankurtluk, hatırlama yetisini tamamen kaybetmektir. Aytmatov’un romanında, mankurt yapılan kişiye işkence sırasında traş edilmiş başının üzeri ıslak bir deri ile sarılır ve güneş altında saatlerce bırakılır. Bu işkenceden sonra kişi hafızasını tamamen yitirir. Atasının adını, boyunu, sancağını, yurdunu unutur. Türk toplumunda ise bu “unutturulma” işlemi, ne yazık ki çoğu zaman daha sistematik ve uzun vadeli olmuştur. Bilimsellikten uzak tarih yorumları, eğitim sisteminin sürekli değişen müfredatları, medyanın propagandist baskıları, yüzeyselliği…Cahil cesaretinin toplum tabanına yayılması… Bütün bunlar ve benzerleri bireyin “Atasından haberdar olma” ihtimalini ortadan kaldıran faktörlerdir.

“Atasından haberi yok” olmak, sadece bir bilgi eksikliği değildir. Bu, aynı zamanda var oluşa ait bir yoksunluktur. İnsanın kim olduğunu anlaması, geleceğe yön verebilmesi için geçmişe ihtiyacı vardır. Atasından haberi olmayan birey, tıpkı mankurt gibi, zamansal bir boşlukta yaşar. Onun için ne dünün bir anlamı vardır, ne de yarının. Sadece “şimdi” vardır ve bu şimdi, tüketim, eğlence ya da kör bir öfke ile doldurulur. İşte bu durum, toplumsal çürümüşlüğün tam kalbidir. Çünkü çürüme, kurumların bozulmasından önce zihinlerin, hafızaların ve değerler sisteminin bozulmasıdır.

Türk toplumunun yaşadığı sosyal gerginliklerin bir kısmı da bu hafıza kaybından beslenir. Farklı geçmiş yorumları, farklı “ata” anlatıları birbiriyle çatışır. Ancak bu çatışma sağlıklı bir tarih tartışması değil, herkesin kendi mankurtlaşma sürecini savunduğu bir enkazın üzerinde yükselir. Kimi Osmanlı’yı unutmuştur, kimi Orta Asya’yı, kimi Cumhuriyet’in kurucu iradesini. Tarihle kavga önemli bir nitelikmiş gibi sergilenmiştir. Herkes kendi eksik hafızasının cenderesinde kıvranırken, ortak bir “biz” duygusu oluşturulamaz. Cahilliğin yaygınlaşmasına çanak tutulurken yakın tarih bile hatırlanmaz. Ya da tarihe parçalanmış ayna kırıklarından bakılır. Oysa mankurtluğa karşı tek panzehir, hatırlamak ve sahiplenmektir.

Gemi Batıyor mu, Yoksa Hâlâ Rotaya Girme Şansı Var mı?

Karakoç’un dörtlüğü bir uyarıdır: Binmiş olduğumuz gemi, belki de bizi uçuruma sürükleyen bir batık gemidir. Rotasını bilmeyen, atasını tanımayan, adını söylemekten korkan bireylerden oluşan bir toplum, ayakta kalabilir mi? Aytmatov’un mankurtları, birer yürüyen ölü gibidir; ruhları çalınmış bedenlerdir. Türk toplumunun içine düştüğü sosyal gerginlik ve çürümüşlük, işte bu ruh çalınma sürecinin belirtileridir. Bir genç, kendi dilinde şiir okumaktan utandığında; bir iş insanı, başarısını sadece çürümüş, kokuşmuş modellere borçlu bildiğinde; bir akademisyen, “Türk” kelimesini akademik bir soğukkanlılıkla tartışmanın ötesinde bir aidiyetle sahiplenemediğinde; bir siyasetçi, milletin ortak hafızasını bir seçim malzemesi olarak kullanıp sonra çöpe attığında – işte o zaman mankurtlaşma tamamlanmış demektir.

Ancak bu yazının bir umut kapısını da aralaması gerekir. Hem Karakoç’un şiiri hem de Aytmatov’un romanı, birer uyarı olarak bu durumu teşhis eder. Teşhis, tedavinin ilk adımıdır. Belki de “gemiye bindirilmiş” olmamız bir kader değil, bir seçimdir. Rotayı bulmak, ataların pusulasını eline almak, “Türk’üm” demenin ne bir üstünlük ne de bir aşağılık kompleksi olduğunu, sadece bir aidiyet olduğunu kavramak, bu gerginlikten kurtulmanın ilk adımıdır. Mankurt olmamak için direnmek, hatırlamak için cesaret göstermek, tarihle barışmak ve o tarihi şuurla yeniden yoğrulmak gerekir. Aksi takdirde, rotasız gemi karanlık sularda kaybolmaya mahkûmdur – tıpkı mankurtlar gibi, adı bile anılmayan bir hiçliğe.

Abdurrahim Karakoç’un dörtlüğü ile Cengiz Aytmatov’un mankurt kavramı, aynı medeniyet havzasının iki farklı sesi olarak, Türk toplumunun en derin yarasına parmak basar: Kendine yabancılaşma. Bu yabancılaşma, sosyal gerginliği ve çürümüşlüğü besleyen ana damardır. Bu damarı kurutmak için yapılması gereken şey açıktır: Atadan haberdar olmak, atanın rotasını hatırlayarak, rotayı yeniden çizmek ve “Türk’üm” deme korkusunu yıkmak. Çünkü unutulmuş bir millet, mankurt bir birey gibi, ne geçmişini kurtarabilir ne de geleceğini inşa edebilir.

Sonuç olarak, Karakoç’un şiiri bir uyarı ve çağrıdır; hâlâ fark etme ve dönüş imkânı vardır. Aytmatov’un mankurtu ise çoğu zaman geri dönüşü olmayan bir noktayı temsil eder. Bu nedenle Karakoç’un dizeleri, topluma yönünü yeniden bulması için bir hatırlatma işlevi görür.

Kısaca her iki metin de bize şunu söyler: Bir toplumun en büyük çöküşü, ekonomik ya da siyasi değil; hafızasını, kimliğini ve kendine güvenini kaybetmesidir. Köklerinden kopan birey, yalnızlaşır. Yalnızlaşan bireylerden oluşan toplum ise çözülmeye başlar. Bu yüzden asıl mesele, geçmişe körü körüne bağlılık değil; onu anlayarak, içselleştirerek ve sağlıklı bir şekilde geleceğe taşıyabilmektir.

 

10 Nisan 2026 Cuma

Ah şu “deyim” deyip geçtiklerimiz…

 


 

Örneğin "İzine düşmek" deyimi, birini veya bir şeyi takip etmek, peşine düşmek anlamına gelir. Ama bu takip, kolay değildir; çünkü iz, gizlidir, dolaylıdır. “Anlamın izine düşmek”, sözlükte aramak gibi bir şeydir: Her adımda yeni bir iz, yeni bir gönderme. Bu deyim, anlamın bulunabilir değil; takip edilir olduğunu gösterir.

Bir dedektif romanı düşünelim: Sherlock Holmes, bir suçun izine düşer. İzler—bir ayak izi, bir sigara külü, bir kir lekesi—onu başka izlere götürür. Suçlu, asla doğrudan görünmez; sadece izleri aracılığıyla "var" olur. Anlam da böyledir: O, doğrudan ele geçirilemez; sadece izlerinin dolaşımında takip edilebilir. Türkçe deyim, bu felsefi gerçekliği gündelik deneyimde somutlaştırır.

 

Bir başka deyim "İzini kaybetmek", birinin veya bir şeyin nerede olduğunu bilmemek, onu takip edememek anlamına gelir. Ama bu "kayboluş", mutlak değildir. Çünkü iz, silinmez, sadece görünmez hale gelir. Anlamın izini kaybetmek, sözlüksel zincirin kopması demektir. Ama bu kopuş, yeni izlerin üretimine de açıktır.

Bir metni okurken "izini kaybetmek" ne demektir? Cümlelerin bağlantısını kuramaz hale gelmek, anlamın dolaşımından çıkmak. Ama bu durum, aslında anlamın yapısal özelliğini gösterir: Anlam, daima izlerde dolaşır. Bu dolaşım, kesintiye uğrayabilir. İzini kaybetmek, panik verici bir deneyimdir. Çünkü anlamın güvenli zemini yoktur. Ama aynı zamanda, bu kayboluş, yeni anlamların kapısını aralar. Çünkü izini kaybettiğimizde, başka izlere yöneliriz. Bu, anlamın çokluluğunu doğrular.

 

 

3 Nisan 2026 Cuma

İNSAN, ARAYIŞIN ADIDIR

 


İnsan dediğimiz varlık, bir varış noktası değildir. Öyle olsaydı vardığı yerde insan biterdi. Dolayısıyla insan bir liman değil, daima açık denizdir. Bir cevap değil, belki de en güzel, en derinlikli haliyle bir sorudur. Çünkü insan, olduğu şeyden çok, olmayı denediği şeydir.  İşte tam da bu yüzden insan, biraz da arayışın adıdır.

Düşünelim: Sabah kalktığımızda ilk iş ne yaparız? Anahtarlarımızı ararız. Gözlüğümüzü ararız. Telefonun şarj kablosunu ararız. Küçük şeylerdir bunlar, farkındayım. Ama aynı sabah, aynı sessizlikte, içimizde daha büyük bir arayış da başlamıştır çoktan: “Bugün ne anlam ifade edecek?” sorusunun peşine düşeriz farkında olmadan. İnsan, kahvaltı sofrasında ekmeği bölerken bile aslında bir şeyi arar. Arayışı hatırlayışıyla karışır. Belki bir paylaşımı, belki unuttuğu bir gülümsemeyi, belki de sadece “İyiyim” diyebilme cesaretini.

Arayış, büyük kelimelerle başlamaz. Bir öğrencinin sınavdan önce su şişesini ararken aslında güvende olma hissini araması gibidir. Bir annenin çocuğunun odasını toplarken aslında o çocuğun iç dünyasına dokunmayı araması gibidir. Bir adamın akşam eve dönerken radyoda bir şarkıyı açması, o şarkının ona yirmi yıl öncesini hatırlatması. Büyük ülkülerin küçük düşünceleri içerisinde dolaşması gibi... İçinin kıpır kıpır dolduğu sevdalara yürümesi gibi…  İşte arayış budur. Her zaman bir yere varmak için değil; bazen sadece yolda olmak için.

Peki ne arar insan? Sevgi arar elbette, ama sadece sevgi değil. Anlaşılmak ister. Duvar diplerine sıkışmış bir çiçek gibi, üzerine biraz güneş düşsün ister. Bazen bir iş arar, sadece para için değil; bir gün içinde “İşe yarıyorum” diyebilmek için. Bazen bir arkadaş arar, sadece sohbet için değil; içindeki o tarifsiz yükü iki kişi olmaya bölüşmek için. Bazen bir ev arar, sadece dört duvar için değil; kapısını çalacak birine “Hoş geldin” diyebileceği bir yer için.

Ve insan, en çok da kendini arar. Ama işin tuhafı, kendini ararken başka şeyler bulur. Mesela bir resim yaparken huzuru bulur. Bir kitap okumaya, yazı yazmaya başlarken kendini aradığını bulur. Bir enstrüman çalarken sabrı bulur. Birine yardım ederken aslında ne kadar güçlü olduğunu fark eder. Bir yolculukta kaybolurken, aslında ait olduğu yeri hatırlar. Arayışın güzelliği de tam burasıdır: Aradığını bulamasan bile, aramanın kendisi seni değiştirir.

Bir çocuğu düşünün. Elinde bir harita yoktur, nereye gideceğini bilmez. Ama yürür. Düşer, kalkar, bir karıncayı izler, bir buluta bakar, bir taşın altına bakar. Çocuk olmanın anlamı budur belki de: aramaktan yorulmamak. Oysa büyüdükçe insan, “Zaten bulamayacağım” diye düşünüp durur. Oysa arayışın kendisi, insanı insan yapan şeydir. Çünkü arayan insan, yaşayan insandır. Arayışını kaybeden insan ise bir makineye dönüşür: aynı şeyleri yapar, aynı yerlere gider, aynı cümleleri kurar ama içinde hiçbir şey kıpırdamaz.

Bir zamanlar bir tanıdığım vardı. Her gün aynı saatte aynı bankta oturur, sahilde martıları izlerdi. Bir gün sordum: “Ne arıyorsunuz burada?” Gülümsedi. “Bir şey kaybetmedim ki” dedi. Sonra ekledi: “Ama belki de aradığım şey, bir şey aramama hali.” İşte o an anladım ki, arayış dediğimiz şey bazen bir şeyin peşinde koşmak değil; bir şeyin gelmesini beklemek de olabiliyor. Sabırla, sessizce, umutla.

İnsanı insan yapan da tam olarak budur: bir yere varmaktan çok, yolda olmayı seçebilmesi. Belki de en büyük arayış, “Ben kimim?” sorusuna verecek bir cevap bulmak değil; o soruyu sormaya devam edebilmektir. Çünkü cevap verdiğin anda arayış biter. Oysa insan, arayış bittiğinde değil; arayış sürdükçe insandır.

Şimdi bir düşün: Sen ne arıyorsun bugün? Küçük bir şey mi, tarifi imkânsız bir şey mi? Belki bir anahtar, belki bir kelime, belki birinin gözünde o eski sıcaklık. Seni mutluluklara götürecek bir anı kırıntısı. Fark etmez. Önemli olan, aramaya devam etmek. Çünkü insan dediğimiz varlık, biraz da arayışın adıdır. Ve arayan, asla tamamen kaybolmaz. Her gün aramak her gün insan olarak kalmanın da bir yoludur.

 

Özgür Düşüncenin Özerkliği

    Felsefe Facebook Twitter WhatsApp Paylaş Özgür Düşüncenin Özerkliği  Düşünce tarihinin en kadim ve sarsıcı yaralarından biri, iktidar il...