Abdurrahim
Karakoç’un dizeleri ile Cengiz Aytmatov’un “mankurt” kavramı, farklı
bağlamlardan doğmuş olsalar da aynı varoluşsal kaygının etrafında birleşir: kimliğini,
hafızasını ve köklerini yitiren insanın trajedisi
Abdurrahim
Karakoç’un “Bindirmişler bir gemiye, Rotasından haberi yok; Korkuyor Türk’üm
demeye, Atasından haberi yok” dörtlüğü, yalnızca bir şiir mısraı değil, modern
insanın varoluşsal krizinin ve kimlik erozyonunun çarpıcı bir özetidir. Buradaki
“gemi”, yalnızca bir ülkeyi değil; bir medeniyeti, bir tarihi yürüyüşü temsil
eder. Ancak bu gemidekiler, ne nereye gittiklerini bilirler ne de nereden
geldiklerini. Şairin asıl vurgusu, fiziksel bir yön kaybından çok bilinç ve
aidiyet kaybıdır. “Korkuyor Türk’üm demeye” ifadesi ise, kimlikten utanma
ya da kimliği bastırma hâlini eleştirir. Bu, dış baskıdan çok içsel bir
yabancılaşmanın sonucudur.
Karakoç’un
“atasından haberi yok” dizesi ile mankurtun annesini tanımayıp onu öldürmesi
arasında doğrudan bir paralellik vardır. İkisinde de ortak nokta, hafızanın
yitimiyle birlikte insanlığın ve vicdanın da aşınmasıdır. Geçmişini
bilmeyen birey, yalnızca kimliğini değil, değerlerini ve yönünü de kaybeder.
Cengiz
Aytmatov’un Gün Olur Asra Bedel romanında ölümsüzleştirdiği
“Mankurt” kavramı ise bu şiirsel uyarının kurgusal ve tarihsel tezahürüdür.
İkisi birlikte, Türk toplumunun son yüzyılda geçirdiği kimlik bunalımına,
yabancılaşmaya, sosyal gerginliğe ve manevi çürümüşlüğe ışık tutan iki büyük
ayna gibidir. Bir gemiye bindirilmiş ama rotasını bilmeyen birey, aslında kim
olduğunu unutturulmuş, soyundan ve özünden koparılmış mankurtlaşma sürecinin
edebi simgesidir.
“Rotasından haberi yok”: Mankurt Olmanın Felsefesi
Aytmatov’un baskılanmış
dünyasında mankurt, esir alınıp işkenceyle geçmişi tamamen silinmiş, kendi
adını, ailesini, dinini ve kültürünü unutmuş, yalnızca efendisinin sözüyle
hareket eden bir köledir. Mankurt olmanın trajedisi, fiziksel esaretten çok
daha derindir: Kişi, artık özgür iradeye sahip olmadığının farkında bile
değildir. Onun için en büyük ihanet, geçmişini hatırlatan herhangi bir şeydir.
Bu durum, Karakoç’un “Rotasından haberi yok” mısraında birebir karşılık bulur.
Rotasız gemi, sürüklenen, bir hedefi, bir kıblesi olmayan toplumdur. Modern
dünyada bu rotasız gemiler, sadece dışarıdan bir güç tarafından değil, çoğu
zaman kendi rızalarıyla tüketim kültürünün, küresel dayatmaların ve
tarihsizleştirme projelerinin sularında savrulur hale gelmiştir.
Türk
toplumunun son iki yüzyılda yaşadığı hızlı modernleşme ve Batılılaşma
sancıları, bu rotasız gemiye binmiş olma hissini derinleştirmiştir. Geleneksel
değerler, aidiyet duygusu ve ortak hafıza, ya kasıtlı olarak unutturulmaya
çalışılmış ya da “gericilik”, “yobazlık” gibi etiketlerle
değersizleştirilmiştir. Birey artık ne tam olarak geleneksel dünyanın güvenli
limanındadır, ne de Batı’nın öznesi olabilmiştir. Arafta kalmış, “hiçbir yerin
insanı” olmuştur. İşte bu tam anlamıyla mankurtluğun ilk aşamasıdır: Kişi
nereden geldiğini unutmuştur, bu yüzden nereye gittiğini de bilemez.
“Korkuyor Türk’üm demeye”: Sosyal Gerginliğin Anatomisi
Dörtlüğün en
vurucu noktası belki de bu mısradır. “Korkuyor Türk’üm demeye” ifadesi, basit
bir milliyetçilik çağrısından çok daha karmaşık bir toplumsal patolojiye işaret
eder. Bu korku, sadece bir etnik kimliği açıklama çekincesi değildir. Aynı
zamanda geçmişin getirdiği bir travmanın, tarihsel bir ezilmişliğin, “öteki”
olma endişesinin ve en önemlisi kendine yabancılaşmanın dışavurumudur.
Mankurtların en korkunç özelliği, geçmişlerini hatırlamaktan duydukları korku
değil midir? Aytmatov’un romanında Naiman Ana, oğlunu mankurt olarak
bulduğunda, ona “Ben senin ananım” dediğinde, mankurt oğlu onu tanımaz ve hatta
bu sözler onu rahatsız eder. Tıpkı Karakoç’un şiirindeki özne gibi, mankurt da
“aslında ne olduğunu” hatırlamaktan, ait olduğu köke sahip çıkmaktan korkar.
Çünkü hatırlamak, acıyı ve sorumluluğu da beraberinde getirecektir.
Türk
toplumundaki sosyal gerginliğin kaynağı da bu korkunun çeşitli tezahürleridir.
Kimi zaman bir akademisyen, “Türk milliyetçiliği” eleştirisi kisvesi altında
kendi tarihini anlatmaktan kaçınır. Kimi zaman bir aydın, “evrensel değerler”
adına yerel olandan, dilden, destandan, kültürel koddan utanır. Kimi zaman
sokaktaki insan, “Türk’üm” dediğinde hemen “ırkçılık” suçlamasıyla
karşılaşacağını bildiği için sessizleşir. Bu sessizlik, mankurtların
sessizliğidir: Ne hissettiğini bilemeyen, hissetse bile ifade etmeye korkan bir
öznelliğin sessizliği.
Bu noktada
sosyal gerginlik, aslında iki yönlü bir çürümüşlüğü gösterir: Bir yanda,
tarihini bilmediği için kimliğini bir “yük” olarak gören, özünden kaçan
mankurtlaşmış bireyler. Diğer yanda, bu bireyleri daha da fazla baskı altına
alan, “milliyetçilik” söylemini dahi tabulaştıran bir toplumsal iklim.
Gerginliğin asıl kaynağı, kimliğini açıklamaktan korkan ile bu korkuyu haklı
çıkaran sistem arasındaki diyalektik ilişkidir.
“Atasından haberi yok”: Tarih Bilincinin Yokluğu ve
Çürümüşlük
Karakoç’un
dörtlüğünü mankurt kavramına en sıkı sıkıya bağlayan mısra, hiç şüphesiz
“Atasından haberi yok” ifadesidir. Mankurtluk, hatırlama yetisini tamamen
kaybetmektir. Aytmatov’un romanında, mankurt yapılan kişiye işkence sırasında
traş edilmiş başının üzeri ıslak bir deri ile sarılır ve güneş altında
saatlerce bırakılır. Bu işkenceden sonra kişi hafızasını tamamen yitirir.
Atasının adını, boyunu, sancağını, yurdunu unutur. Türk toplumunda ise bu
“unutturulma” işlemi, ne yazık ki çoğu zaman daha sistematik ve uzun vadeli
olmuştur. Bilimsellikten uzak tarih yorumları, eğitim sisteminin sürekli
değişen müfredatları, medyanın propagandist baskıları, yüzeyselliği…Cahil
cesaretinin toplum tabanına yayılması… Bütün bunlar ve benzerleri bireyin
“Atasından haberdar olma” ihtimalini ortadan kaldıran faktörlerdir.
“Atasından
haberi yok” olmak, sadece bir bilgi eksikliği değildir. Bu, aynı zamanda var
oluşa ait bir yoksunluktur. İnsanın kim olduğunu anlaması, geleceğe yön
verebilmesi için geçmişe ihtiyacı vardır. Atasından haberi olmayan birey, tıpkı
mankurt gibi, zamansal bir boşlukta yaşar. Onun için ne dünün bir anlamı
vardır, ne de yarının. Sadece “şimdi” vardır ve bu şimdi, tüketim, eğlence ya
da kör bir öfke ile doldurulur. İşte bu durum, toplumsal çürümüşlüğün tam
kalbidir. Çünkü çürüme, kurumların bozulmasından önce zihinlerin, hafızaların
ve değerler sisteminin bozulmasıdır.
Türk
toplumunun yaşadığı sosyal gerginliklerin bir kısmı da bu hafıza kaybından
beslenir. Farklı geçmiş yorumları, farklı “ata” anlatıları birbiriyle çatışır. Ancak
bu çatışma sağlıklı bir tarih tartışması değil, herkesin kendi mankurtlaşma
sürecini savunduğu bir enkazın üzerinde yükselir. Kimi Osmanlı’yı unutmuştur,
kimi Orta Asya’yı, kimi Cumhuriyet’in kurucu iradesini. Tarihle kavga önemli
bir nitelikmiş gibi sergilenmiştir. Herkes kendi eksik hafızasının cenderesinde
kıvranırken, ortak bir “biz” duygusu oluşturulamaz. Cahilliğin yaygınlaşmasına
çanak tutulurken yakın tarih bile hatırlanmaz. Ya da tarihe parçalanmış ayna
kırıklarından bakılır. Oysa mankurtluğa karşı tek panzehir, hatırlamak ve
sahiplenmektir.
Gemi Batıyor mu, Yoksa Hâlâ Rotaya Girme Şansı Var mı?
Karakoç’un
dörtlüğü bir uyarıdır: Binmiş olduğumuz gemi, belki de bizi uçuruma sürükleyen
bir batık gemidir. Rotasını bilmeyen, atasını tanımayan, adını söylemekten
korkan bireylerden oluşan bir toplum, ayakta kalabilir mi? Aytmatov’un
mankurtları, birer yürüyen ölü gibidir; ruhları çalınmış bedenlerdir. Türk
toplumunun içine düştüğü sosyal gerginlik ve çürümüşlük, işte bu ruh çalınma
sürecinin belirtileridir. Bir genç, kendi dilinde şiir okumaktan utandığında;
bir iş insanı, başarısını sadece çürümüş, kokuşmuş modellere borçlu bildiğinde;
bir akademisyen, “Türk” kelimesini akademik bir soğukkanlılıkla tartışmanın
ötesinde bir aidiyetle sahiplenemediğinde; bir siyasetçi, milletin ortak
hafızasını bir seçim malzemesi olarak kullanıp sonra çöpe attığında – işte o
zaman mankurtlaşma tamamlanmış demektir.
Ancak bu
yazının bir umut kapısını da aralaması gerekir. Hem Karakoç’un şiiri hem de
Aytmatov’un romanı, birer uyarı olarak bu durumu teşhis eder. Teşhis, tedavinin
ilk adımıdır. Belki de “gemiye bindirilmiş” olmamız bir kader değil, bir
seçimdir. Rotayı bulmak, ataların pusulasını eline almak, “Türk’üm” demenin ne
bir üstünlük ne de bir aşağılık kompleksi olduğunu, sadece bir aidiyet olduğunu
kavramak, bu gerginlikten kurtulmanın ilk adımıdır. Mankurt olmamak için
direnmek, hatırlamak için cesaret göstermek, tarihle barışmak ve o tarihi
şuurla yeniden yoğrulmak gerekir. Aksi takdirde, rotasız gemi karanlık sularda
kaybolmaya mahkûmdur – tıpkı mankurtlar gibi, adı bile anılmayan bir hiçliğe.
Abdurrahim
Karakoç’un dörtlüğü ile Cengiz Aytmatov’un mankurt kavramı, aynı medeniyet
havzasının iki farklı sesi olarak, Türk toplumunun en derin yarasına parmak
basar: Kendine yabancılaşma. Bu yabancılaşma, sosyal gerginliği ve çürümüşlüğü
besleyen ana damardır. Bu damarı kurutmak için yapılması gereken şey açıktır:
Atadan haberdar olmak, atanın rotasını hatırlayarak, rotayı yeniden çizmek ve
“Türk’üm” deme korkusunu yıkmak. Çünkü unutulmuş bir millet, mankurt bir birey
gibi, ne geçmişini kurtarabilir ne de geleceğini inşa edebilir.
Sonuç olarak, Karakoç’un
şiiri bir uyarı ve çağrıdır; hâlâ fark etme ve dönüş imkânı vardır.
Aytmatov’un mankurtu ise çoğu zaman geri dönüşü olmayan bir noktayı temsil
eder. Bu nedenle Karakoç’un dizeleri, topluma yönünü yeniden bulması için bir
hatırlatma işlevi görür.
Kısaca her iki
metin de bize şunu söyler: Bir toplumun en büyük çöküşü, ekonomik ya da siyasi
değil; hafızasını, kimliğini ve kendine güvenini kaybetmesidir.
Köklerinden kopan birey, yalnızlaşır. Yalnızlaşan bireylerden oluşan toplum ise
çözülmeye başlar. Bu yüzden asıl mesele, geçmişe körü körüne bağlılık değil;
onu anlayarak, içselleştirerek ve sağlıklı bir şekilde geleceğe
taşıyabilmektir.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder