İnsan
dediğimiz varlık, bir varış noktası değildir. Öyle olsaydı vardığı yerde insan
biterdi. Dolayısıyla insan bir liman değil, daima açık denizdir. Bir cevap
değil, belki de en güzel, en derinlikli haliyle bir sorudur. Çünkü insan, olduğu şeyden
çok, olmayı denediği şeydir. İşte tam da bu yüzden insan, biraz da arayışın
adıdır.
Düşünelim:
Sabah kalktığımızda ilk iş ne yaparız? Anahtarlarımızı ararız. Gözlüğümüzü
ararız. Telefonun şarj kablosunu ararız. Küçük şeylerdir bunlar, farkındayım.
Ama aynı sabah, aynı sessizlikte, içimizde daha büyük bir arayış da başlamıştır
çoktan: “Bugün ne anlam ifade edecek?” sorusunun peşine düşeriz farkında
olmadan. İnsan, kahvaltı sofrasında ekmeği bölerken bile aslında bir şeyi arar.
Arayışı hatırlayışıyla karışır. Belki bir paylaşımı, belki unuttuğu bir
gülümsemeyi, belki de sadece “İyiyim” diyebilme cesaretini.
Arayış, büyük
kelimelerle başlamaz. Bir öğrencinin sınavdan önce su şişesini ararken aslında
güvende olma hissini araması gibidir. Bir annenin çocuğunun odasını toplarken
aslında o çocuğun iç dünyasına dokunmayı araması gibidir. Bir adamın akşam eve
dönerken radyoda bir şarkıyı açması, o şarkının ona yirmi yıl öncesini
hatırlatması. Büyük ülkülerin küçük düşünceleri içerisinde dolaşması gibi... İçinin
kıpır kıpır dolduğu sevdalara yürümesi gibi… İşte arayış budur. Her zaman bir yere varmak
için değil; bazen sadece yolda olmak için.
Peki ne arar
insan? Sevgi arar elbette, ama sadece sevgi değil. Anlaşılmak ister. Duvar
diplerine sıkışmış bir çiçek gibi, üzerine biraz güneş düşsün ister. Bazen bir
iş arar, sadece para için değil; bir gün içinde “İşe yarıyorum” diyebilmek
için. Bazen bir arkadaş arar, sadece sohbet için değil; içindeki o tarifsiz
yükü iki kişi olmaya bölüşmek için. Bazen bir ev arar, sadece dört duvar için
değil; kapısını çalacak birine “Hoş geldin” diyebileceği bir yer için.
Ve insan, en
çok da kendini arar. Ama işin tuhafı, kendini ararken başka
şeyler bulur. Mesela bir resim yaparken huzuru bulur. Bir kitap okumaya, yazı
yazmaya başlarken kendini aradığını bulur. Bir enstrüman çalarken sabrı bulur.
Birine yardım ederken aslında ne kadar güçlü olduğunu fark eder. Bir yolculukta
kaybolurken, aslında ait olduğu yeri hatırlar. Arayışın güzelliği de tam
burasıdır: Aradığını bulamasan bile, aramanın kendisi seni değiştirir.
Bir çocuğu
düşünün. Elinde bir harita yoktur, nereye gideceğini bilmez. Ama yürür. Düşer,
kalkar, bir karıncayı izler, bir buluta bakar, bir taşın altına bakar. Çocuk
olmanın anlamı budur belki de: aramaktan yorulmamak. Oysa büyüdükçe insan,
“Zaten bulamayacağım” diye düşünüp durur. Oysa arayışın kendisi, insanı insan
yapan şeydir. Çünkü arayan insan, yaşayan insandır. Arayışını kaybeden insan
ise bir makineye dönüşür: aynı şeyleri yapar, aynı yerlere gider, aynı
cümleleri kurar ama içinde hiçbir şey kıpırdamaz.
Bir zamanlar
bir tanıdığım vardı. Her gün aynı saatte aynı bankta oturur, sahilde martıları
izlerdi. Bir gün sordum: “Ne arıyorsunuz burada?” Gülümsedi. “Bir şey
kaybetmedim ki” dedi. Sonra ekledi: “Ama belki de aradığım şey, bir şey aramama
hali.” İşte o an anladım ki, arayış dediğimiz şey bazen bir şeyin peşinde
koşmak değil; bir şeyin gelmesini beklemek de olabiliyor. Sabırla, sessizce,
umutla.
İnsanı insan
yapan da tam olarak budur: bir yere varmaktan çok, yolda olmayı seçebilmesi. Belki
de en büyük arayış, “Ben kimim?” sorusuna verecek bir cevap bulmak değil; o
soruyu sormaya devam edebilmektir. Çünkü cevap verdiğin anda arayış biter. Oysa
insan, arayış bittiğinde değil; arayış sürdükçe insandır.
Şimdi bir
düşün: Sen ne arıyorsun bugün? Küçük bir şey mi, tarifi imkânsız bir şey mi?
Belki bir anahtar, belki bir kelime, belki birinin gözünde o eski sıcaklık.
Seni mutluluklara götürecek bir anı kırıntısı. Fark etmez. Önemli olan, aramaya
devam etmek. Çünkü insan dediğimiz varlık, biraz da arayışın adıdır. Ve arayan,
asla tamamen kaybolmaz. Her gün aramak her gün insan olarak kalmanın da bir
yoludur.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder