16 Nisan 2026 Perşembe

GEMİYE BİNDİRİLMİŞ RUHLAR

 

 

Abdurrahim Karakoç’un dizeleri ile Cengiz Aytmatov’un “mankurt” kavramı, farklı bağlamlardan doğmuş olsalar da aynı varoluşsal kaygının etrafında birleşir: kimliğini, hafızasını ve köklerini yitiren insanın trajedisi

Abdurrahim Karakoç’un “Bindirmişler bir gemiye, Rotasından haberi yok; Korkuyor Türk’üm demeye, Atasından haberi yok” dörtlüğü, yalnızca bir şiir mısraı değil, modern insanın varoluşsal krizinin ve kimlik erozyonunun çarpıcı bir özetidir. Buradaki “gemi”, yalnızca bir ülkeyi değil; bir medeniyeti, bir tarihi yürüyüşü temsil eder. Ancak bu gemidekiler, ne nereye gittiklerini bilirler ne de nereden geldiklerini. Şairin asıl vurgusu, fiziksel bir yön kaybından çok bilinç ve aidiyet kaybıdır. “Korkuyor Türk’üm demeye” ifadesi ise, kimlikten utanma ya da kimliği bastırma hâlini eleştirir. Bu, dış baskıdan çok içsel bir yabancılaşmanın sonucudur.

Karakoç’un “atasından haberi yok” dizesi ile mankurtun annesini tanımayıp onu öldürmesi arasında doğrudan bir paralellik vardır. İkisinde de ortak nokta, hafızanın yitimiyle birlikte insanlığın ve vicdanın da aşınmasıdır. Geçmişini bilmeyen birey, yalnızca kimliğini değil, değerlerini ve yönünü de kaybeder.

Cengiz Aytmatov’un Gün Olur Asra Bedel romanında ölümsüzleştirdiği “Mankurt” kavramı ise bu şiirsel uyarının kurgusal ve tarihsel tezahürüdür. İkisi birlikte, Türk toplumunun son yüzyılda geçirdiği kimlik bunalımına, yabancılaşmaya, sosyal gerginliğe ve manevi çürümüşlüğe ışık tutan iki büyük ayna gibidir. Bir gemiye bindirilmiş ama rotasını bilmeyen birey, aslında kim olduğunu unutturulmuş, soyundan ve özünden koparılmış mankurtlaşma sürecinin edebi simgesidir.

“Rotasından haberi yok”: Mankurt Olmanın Felsefesi

Aytmatov’un baskılanmış dünyasında mankurt, esir alınıp işkenceyle geçmişi tamamen silinmiş, kendi adını, ailesini, dinini ve kültürünü unutmuş, yalnızca efendisinin sözüyle hareket eden bir köledir. Mankurt olmanın trajedisi, fiziksel esaretten çok daha derindir: Kişi, artık özgür iradeye sahip olmadığının farkında bile değildir. Onun için en büyük ihanet, geçmişini hatırlatan herhangi bir şeydir. Bu durum, Karakoç’un “Rotasından haberi yok” mısraında birebir karşılık bulur. Rotasız gemi, sürüklenen, bir hedefi, bir kıblesi olmayan toplumdur. Modern dünyada bu rotasız gemiler, sadece dışarıdan bir güç tarafından değil, çoğu zaman kendi rızalarıyla tüketim kültürünün, küresel dayatmaların ve tarihsizleştirme projelerinin sularında savrulur hale gelmiştir.

Türk toplumunun son iki yüzyılda yaşadığı hızlı modernleşme ve Batılılaşma sancıları, bu rotasız gemiye binmiş olma hissini derinleştirmiştir. Geleneksel değerler, aidiyet duygusu ve ortak hafıza, ya kasıtlı olarak unutturulmaya çalışılmış ya da “gericilik”, “yobazlık” gibi etiketlerle değersizleştirilmiştir. Birey artık ne tam olarak geleneksel dünyanın güvenli limanındadır, ne de Batı’nın öznesi olabilmiştir. Arafta kalmış, “hiçbir yerin insanı” olmuştur. İşte bu tam anlamıyla mankurtluğun ilk aşamasıdır: Kişi nereden geldiğini unutmuştur, bu yüzden nereye gittiğini de bilemez.

“Korkuyor Türk’üm demeye”: Sosyal Gerginliğin Anatomisi

Dörtlüğün en vurucu noktası belki de bu mısradır. “Korkuyor Türk’üm demeye” ifadesi, basit bir milliyetçilik çağrısından çok daha karmaşık bir toplumsal patolojiye işaret eder. Bu korku, sadece bir etnik kimliği açıklama çekincesi değildir. Aynı zamanda geçmişin getirdiği bir travmanın, tarihsel bir ezilmişliğin, “öteki” olma endişesinin ve en önemlisi kendine yabancılaşmanın dışavurumudur. Mankurtların en korkunç özelliği, geçmişlerini hatırlamaktan duydukları korku değil midir? Aytmatov’un romanında Naiman Ana, oğlunu mankurt olarak bulduğunda, ona “Ben senin ananım” dediğinde, mankurt oğlu onu tanımaz ve hatta bu sözler onu rahatsız eder. Tıpkı Karakoç’un şiirindeki özne gibi, mankurt da “aslında ne olduğunu” hatırlamaktan, ait olduğu köke sahip çıkmaktan korkar. Çünkü hatırlamak, acıyı ve sorumluluğu da beraberinde getirecektir.

Türk toplumundaki sosyal gerginliğin kaynağı da bu korkunun çeşitli tezahürleridir. Kimi zaman bir akademisyen, “Türk milliyetçiliği” eleştirisi kisvesi altında kendi tarihini anlatmaktan kaçınır. Kimi zaman bir aydın, “evrensel değerler” adına yerel olandan, dilden, destandan, kültürel koddan utanır. Kimi zaman sokaktaki insan, “Türk’üm” dediğinde hemen “ırkçılık” suçlamasıyla karşılaşacağını bildiği için sessizleşir. Bu sessizlik, mankurtların sessizliğidir: Ne hissettiğini bilemeyen, hissetse bile ifade etmeye korkan bir öznelliğin sessizliği.

Bu noktada sosyal gerginlik, aslında iki yönlü bir çürümüşlüğü gösterir: Bir yanda, tarihini bilmediği için kimliğini bir “yük” olarak gören, özünden kaçan mankurtlaşmış bireyler. Diğer yanda, bu bireyleri daha da fazla baskı altına alan, “milliyetçilik” söylemini dahi tabulaştıran bir toplumsal iklim. Gerginliğin asıl kaynağı, kimliğini açıklamaktan korkan ile bu korkuyu haklı çıkaran sistem arasındaki diyalektik ilişkidir.

“Atasından haberi yok”: Tarih Bilincinin Yokluğu ve Çürümüşlük

Karakoç’un dörtlüğünü mankurt kavramına en sıkı sıkıya bağlayan mısra, hiç şüphesiz “Atasından haberi yok” ifadesidir. Mankurtluk, hatırlama yetisini tamamen kaybetmektir. Aytmatov’un romanında, mankurt yapılan kişiye işkence sırasında traş edilmiş başının üzeri ıslak bir deri ile sarılır ve güneş altında saatlerce bırakılır. Bu işkenceden sonra kişi hafızasını tamamen yitirir. Atasının adını, boyunu, sancağını, yurdunu unutur. Türk toplumunda ise bu “unutturulma” işlemi, ne yazık ki çoğu zaman daha sistematik ve uzun vadeli olmuştur. Bilimsellikten uzak tarih yorumları, eğitim sisteminin sürekli değişen müfredatları, medyanın propagandist baskıları, yüzeyselliği…Cahil cesaretinin toplum tabanına yayılması… Bütün bunlar ve benzerleri bireyin “Atasından haberdar olma” ihtimalini ortadan kaldıran faktörlerdir.

“Atasından haberi yok” olmak, sadece bir bilgi eksikliği değildir. Bu, aynı zamanda var oluşa ait bir yoksunluktur. İnsanın kim olduğunu anlaması, geleceğe yön verebilmesi için geçmişe ihtiyacı vardır. Atasından haberi olmayan birey, tıpkı mankurt gibi, zamansal bir boşlukta yaşar. Onun için ne dünün bir anlamı vardır, ne de yarının. Sadece “şimdi” vardır ve bu şimdi, tüketim, eğlence ya da kör bir öfke ile doldurulur. İşte bu durum, toplumsal çürümüşlüğün tam kalbidir. Çünkü çürüme, kurumların bozulmasından önce zihinlerin, hafızaların ve değerler sisteminin bozulmasıdır.

Türk toplumunun yaşadığı sosyal gerginliklerin bir kısmı da bu hafıza kaybından beslenir. Farklı geçmiş yorumları, farklı “ata” anlatıları birbiriyle çatışır. Ancak bu çatışma sağlıklı bir tarih tartışması değil, herkesin kendi mankurtlaşma sürecini savunduğu bir enkazın üzerinde yükselir. Kimi Osmanlı’yı unutmuştur, kimi Orta Asya’yı, kimi Cumhuriyet’in kurucu iradesini. Tarihle kavga önemli bir nitelikmiş gibi sergilenmiştir. Herkes kendi eksik hafızasının cenderesinde kıvranırken, ortak bir “biz” duygusu oluşturulamaz. Cahilliğin yaygınlaşmasına çanak tutulurken yakın tarih bile hatırlanmaz. Ya da tarihe parçalanmış ayna kırıklarından bakılır. Oysa mankurtluğa karşı tek panzehir, hatırlamak ve sahiplenmektir.

Gemi Batıyor mu, Yoksa Hâlâ Rotaya Girme Şansı Var mı?

Karakoç’un dörtlüğü bir uyarıdır: Binmiş olduğumuz gemi, belki de bizi uçuruma sürükleyen bir batık gemidir. Rotasını bilmeyen, atasını tanımayan, adını söylemekten korkan bireylerden oluşan bir toplum, ayakta kalabilir mi? Aytmatov’un mankurtları, birer yürüyen ölü gibidir; ruhları çalınmış bedenlerdir. Türk toplumunun içine düştüğü sosyal gerginlik ve çürümüşlük, işte bu ruh çalınma sürecinin belirtileridir. Bir genç, kendi dilinde şiir okumaktan utandığında; bir iş insanı, başarısını sadece çürümüş, kokuşmuş modellere borçlu bildiğinde; bir akademisyen, “Türk” kelimesini akademik bir soğukkanlılıkla tartışmanın ötesinde bir aidiyetle sahiplenemediğinde; bir siyasetçi, milletin ortak hafızasını bir seçim malzemesi olarak kullanıp sonra çöpe attığında – işte o zaman mankurtlaşma tamamlanmış demektir.

Ancak bu yazının bir umut kapısını da aralaması gerekir. Hem Karakoç’un şiiri hem de Aytmatov’un romanı, birer uyarı olarak bu durumu teşhis eder. Teşhis, tedavinin ilk adımıdır. Belki de “gemiye bindirilmiş” olmamız bir kader değil, bir seçimdir. Rotayı bulmak, ataların pusulasını eline almak, “Türk’üm” demenin ne bir üstünlük ne de bir aşağılık kompleksi olduğunu, sadece bir aidiyet olduğunu kavramak, bu gerginlikten kurtulmanın ilk adımıdır. Mankurt olmamak için direnmek, hatırlamak için cesaret göstermek, tarihle barışmak ve o tarihi şuurla yeniden yoğrulmak gerekir. Aksi takdirde, rotasız gemi karanlık sularda kaybolmaya mahkûmdur – tıpkı mankurtlar gibi, adı bile anılmayan bir hiçliğe.

Abdurrahim Karakoç’un dörtlüğü ile Cengiz Aytmatov’un mankurt kavramı, aynı medeniyet havzasının iki farklı sesi olarak, Türk toplumunun en derin yarasına parmak basar: Kendine yabancılaşma. Bu yabancılaşma, sosyal gerginliği ve çürümüşlüğü besleyen ana damardır. Bu damarı kurutmak için yapılması gereken şey açıktır: Atadan haberdar olmak, atanın rotasını hatırlayarak, rotayı yeniden çizmek ve “Türk’üm” deme korkusunu yıkmak. Çünkü unutulmuş bir millet, mankurt bir birey gibi, ne geçmişini kurtarabilir ne de geleceğini inşa edebilir.

Sonuç olarak, Karakoç’un şiiri bir uyarı ve çağrıdır; hâlâ fark etme ve dönüş imkânı vardır. Aytmatov’un mankurtu ise çoğu zaman geri dönüşü olmayan bir noktayı temsil eder. Bu nedenle Karakoç’un dizeleri, topluma yönünü yeniden bulması için bir hatırlatma işlevi görür.

Kısaca her iki metin de bize şunu söyler: Bir toplumun en büyük çöküşü, ekonomik ya da siyasi değil; hafızasını, kimliğini ve kendine güvenini kaybetmesidir. Köklerinden kopan birey, yalnızlaşır. Yalnızlaşan bireylerden oluşan toplum ise çözülmeye başlar. Bu yüzden asıl mesele, geçmişe körü körüne bağlılık değil; onu anlayarak, içselleştirerek ve sağlıklı bir şekilde geleceğe taşıyabilmektir.

 

10 Nisan 2026 Cuma

Ah şu “deyim” deyip geçtiklerimiz…

 


 

Örneğin "İzine düşmek" deyimi, birini veya bir şeyi takip etmek, peşine düşmek anlamına gelir. Ama bu takip, kolay değildir; çünkü iz, gizlidir, dolaylıdır. “Anlamın izine düşmek”, sözlükte aramak gibi bir şeydir: Her adımda yeni bir iz, yeni bir gönderme. Bu deyim, anlamın bulunabilir değil; takip edilir olduğunu gösterir.

Bir dedektif romanı düşünelim: Sherlock Holmes, bir suçun izine düşer. İzler—bir ayak izi, bir sigara külü, bir kir lekesi—onu başka izlere götürür. Suçlu, asla doğrudan görünmez; sadece izleri aracılığıyla "var" olur. Anlam da böyledir: O, doğrudan ele geçirilemez; sadece izlerinin dolaşımında takip edilebilir. Türkçe deyim, bu felsefi gerçekliği gündelik deneyimde somutlaştırır.

 

Bir başka deyim "İzini kaybetmek", birinin veya bir şeyin nerede olduğunu bilmemek, onu takip edememek anlamına gelir. Ama bu "kayboluş", mutlak değildir. Çünkü iz, silinmez, sadece görünmez hale gelir. Anlamın izini kaybetmek, sözlüksel zincirin kopması demektir. Ama bu kopuş, yeni izlerin üretimine de açıktır.

Bir metni okurken "izini kaybetmek" ne demektir? Cümlelerin bağlantısını kuramaz hale gelmek, anlamın dolaşımından çıkmak. Ama bu durum, aslında anlamın yapısal özelliğini gösterir: Anlam, daima izlerde dolaşır. Bu dolaşım, kesintiye uğrayabilir. İzini kaybetmek, panik verici bir deneyimdir. Çünkü anlamın güvenli zemini yoktur. Ama aynı zamanda, bu kayboluş, yeni anlamların kapısını aralar. Çünkü izini kaybettiğimizde, başka izlere yöneliriz. Bu, anlamın çokluluğunu doğrular.

 

 

3 Nisan 2026 Cuma

İNSAN, ARAYIŞIN ADIDIR

 


İnsan dediğimiz varlık, bir varış noktası değildir. Öyle olsaydı vardığı yerde insan biterdi. Dolayısıyla insan bir liman değil, daima açık denizdir. Bir cevap değil, belki de en güzel, en derinlikli haliyle bir sorudur. Çünkü insan, olduğu şeyden çok, olmayı denediği şeydir.  İşte tam da bu yüzden insan, biraz da arayışın adıdır.

Düşünelim: Sabah kalktığımızda ilk iş ne yaparız? Anahtarlarımızı ararız. Gözlüğümüzü ararız. Telefonun şarj kablosunu ararız. Küçük şeylerdir bunlar, farkındayım. Ama aynı sabah, aynı sessizlikte, içimizde daha büyük bir arayış da başlamıştır çoktan: “Bugün ne anlam ifade edecek?” sorusunun peşine düşeriz farkında olmadan. İnsan, kahvaltı sofrasında ekmeği bölerken bile aslında bir şeyi arar. Arayışı hatırlayışıyla karışır. Belki bir paylaşımı, belki unuttuğu bir gülümsemeyi, belki de sadece “İyiyim” diyebilme cesaretini.

Arayış, büyük kelimelerle başlamaz. Bir öğrencinin sınavdan önce su şişesini ararken aslında güvende olma hissini araması gibidir. Bir annenin çocuğunun odasını toplarken aslında o çocuğun iç dünyasına dokunmayı araması gibidir. Bir adamın akşam eve dönerken radyoda bir şarkıyı açması, o şarkının ona yirmi yıl öncesini hatırlatması. Büyük ülkülerin küçük düşünceleri içerisinde dolaşması gibi... İçinin kıpır kıpır dolduğu sevdalara yürümesi gibi…  İşte arayış budur. Her zaman bir yere varmak için değil; bazen sadece yolda olmak için.

Peki ne arar insan? Sevgi arar elbette, ama sadece sevgi değil. Anlaşılmak ister. Duvar diplerine sıkışmış bir çiçek gibi, üzerine biraz güneş düşsün ister. Bazen bir iş arar, sadece para için değil; bir gün içinde “İşe yarıyorum” diyebilmek için. Bazen bir arkadaş arar, sadece sohbet için değil; içindeki o tarifsiz yükü iki kişi olmaya bölüşmek için. Bazen bir ev arar, sadece dört duvar için değil; kapısını çalacak birine “Hoş geldin” diyebileceği bir yer için.

Ve insan, en çok da kendini arar. Ama işin tuhafı, kendini ararken başka şeyler bulur. Mesela bir resim yaparken huzuru bulur. Bir kitap okumaya, yazı yazmaya başlarken kendini aradığını bulur. Bir enstrüman çalarken sabrı bulur. Birine yardım ederken aslında ne kadar güçlü olduğunu fark eder. Bir yolculukta kaybolurken, aslında ait olduğu yeri hatırlar. Arayışın güzelliği de tam burasıdır: Aradığını bulamasan bile, aramanın kendisi seni değiştirir.

Bir çocuğu düşünün. Elinde bir harita yoktur, nereye gideceğini bilmez. Ama yürür. Düşer, kalkar, bir karıncayı izler, bir buluta bakar, bir taşın altına bakar. Çocuk olmanın anlamı budur belki de: aramaktan yorulmamak. Oysa büyüdükçe insan, “Zaten bulamayacağım” diye düşünüp durur. Oysa arayışın kendisi, insanı insan yapan şeydir. Çünkü arayan insan, yaşayan insandır. Arayışını kaybeden insan ise bir makineye dönüşür: aynı şeyleri yapar, aynı yerlere gider, aynı cümleleri kurar ama içinde hiçbir şey kıpırdamaz.

Bir zamanlar bir tanıdığım vardı. Her gün aynı saatte aynı bankta oturur, sahilde martıları izlerdi. Bir gün sordum: “Ne arıyorsunuz burada?” Gülümsedi. “Bir şey kaybetmedim ki” dedi. Sonra ekledi: “Ama belki de aradığım şey, bir şey aramama hali.” İşte o an anladım ki, arayış dediğimiz şey bazen bir şeyin peşinde koşmak değil; bir şeyin gelmesini beklemek de olabiliyor. Sabırla, sessizce, umutla.

İnsanı insan yapan da tam olarak budur: bir yere varmaktan çok, yolda olmayı seçebilmesi. Belki de en büyük arayış, “Ben kimim?” sorusuna verecek bir cevap bulmak değil; o soruyu sormaya devam edebilmektir. Çünkü cevap verdiğin anda arayış biter. Oysa insan, arayış bittiğinde değil; arayış sürdükçe insandır.

Şimdi bir düşün: Sen ne arıyorsun bugün? Küçük bir şey mi, tarifi imkânsız bir şey mi? Belki bir anahtar, belki bir kelime, belki birinin gözünde o eski sıcaklık. Seni mutluluklara götürecek bir anı kırıntısı. Fark etmez. Önemli olan, aramaya devam etmek. Çünkü insan dediğimiz varlık, biraz da arayışın adıdır. Ve arayan, asla tamamen kaybolmaz. Her gün aramak her gün insan olarak kalmanın da bir yoludur.

 

15 Ekim 2022 Cumartesi

Ömrümüzün Son Demi


 

Tek başıma sahilde yürüyüşler yaptığımda, yürüyüşüme şarkıları, türküleri de dahil ederim. Onları dinlerken denizi, denizi seyrederken şarkıları birbirine karıştırdığım zamanlar bile olur. Ama her ne olursa olsun şarkılar ve türküler nefesime nefes, sesime ses katar. Hiç mi hiç yorulduğumu ya da yorgunluk hissettiğimi hatırlamam. Yine bir sahil yürüyüşümde sağ tarafımda deniz ve ilerisinde adalar capcanlı bir tablo gibi gözlerime dolarken kulaklığıma gelen “Ömrümüzün son demi, son baharıdır artık” sözlerinin de ruhuma aktığını hissettim. Kim nerede, ne zaman, bilinmez ama bir garip duygu sardı varlığımı. Bana söylenen, beni çağıran bir şarkı gibi geldi. Demek ki aynı şarkıyı farklı zamanlarda ve farklı yaşlarda dinlemek insanda çok daha farklı duygular uyandırıyor diye düşündüm.

Yazımın başlığını okuyanlar bu şarkı sözünün devamını hemen hatırlayacaklardır. Şarkılar da türküler de canı gönülden her dinleyeni öncelikle kendine çağırır. Bu çağırışa her insan ya kendine göre cevap verir ya da içinde derin anlamlar saklı bir suskunluğun içine girer. “Ömür” sözcüğü çocuk için, birçok genç için pek fazla bir anlam ifade etmeyebilir. Lakin Cahit’in ifadesiyle çoktan yolun yarısını geçmiş olanlar için ömürde bir roman, belki bir tarih vardır. Arabesk takılanlar için acılar taht kurmuştur hayatlarına. Beklentiler kaybolmuş, umutlar Ferdi ya da bir Müslüm şarkısının nağmelerinde dile dolanıp durmaktadır.
Yaşadıklarına, hayal edip yaşayamadıklarına hayıflanmak çare değildir artık. Çareler ya yalnızlıkta ya da bir müziğin sözlerinde aranır. Bazen gam yükünün kervanı gelir, bazen sevda yüklü kervanlar geçer sevilenin, sevgilinin kapısından. Çünkü birçoğumuzun hayatında bazı dönemlerin şarkıları, türküleri vardır. Onları bir destan gibi ezberler, mukaddes sözler gibi kutsallaştırdığımız da olur. O seçtiğimiz müziği her işittiğimizde yaralarımız da sevdalarımız da karamsarlıklarımız da yeniden depreşir. Ya tek başına ya da sevdiğimizle birlikte sahip çıkarız onlara. Bir deniz kenarında, çayhanede bir ağacın altında sahiplendiğimiz şarkı veya türkü çalıyorsa “bizim” deriz. Bizim şarkımız, bizim türkümüz çalıyor… Elbette bunların “ben”de de “bizde” de köklü anıları vardır. Duygu yüklüdür bunlar. Sevgiler sevdalar notalarında, ezgilerinde gezinir. Başımızda kavak yellerinin estiği zamanlar gerçektir, yaşanmıştır. O anılar ki yaşama şevki, gelecek hayalleri, umutlar, sevilmeler, sevmeler içiçe geçmiştir. İçlerinde acıları da ayrılıkları taşıyanlar da vardır. Anılarımızda kalan bu şarkılar-türküler bütünleşerek hayat olmuş, bazen de geleceğe yürüyen yollar olmuştur. Bazen de hedefleri belirleyen, daha çok duygularımızın önüne düşen, çağırmaktan usanmayan sesler olmuştur.
“Hey gidi günler” diyenlere dikkat ediniz. Bu sözü önemseyiniz ve kulak veriniz onlara. Bu yalın ve sade cümlede bir ömür saklıdır çünkü. Bu sözü sözlerinin başı yapanlarla rahatça oturup konuşabilirsiniz. Anlatmak istedikleri, paylaşmak istedikleri, anlatacakları vardır. Sözüne söz katmadan yanına oturup sakince ve dikkatlice dinleyebilirsiniz. Özellikle altmış yaş üstü olanlar çok iyi hatırlayacaklardır “Ömrümüzün son demi…” diye başlayan şarkıyı. Hatta hatırlamasalar da şimdilerde içinde bulundukları durumlar, zorunlu eve kapanmalar onlara bu şarkıyı hatırlatacaktır. Belki bazıları duymak istemeyecek, bazıları da yürekten bir “of!” çekeceklerdir. “Bir of çeksem karşıki dağlar yıkılır” diyenleri de hor görmemek gerekir. Kim bilir, kendilerinde yumak olup kalmış ne dertleri vardır.
Hiç kimsenin ömrü için bir süre çizilemez ama önünde sonunda kaçınılmaz sonun olduğunu da inkâr etmek mümkün değil. Belli bir yaş üstünde olan bizler, her ne kadar avutucu bir ifadeyle kendimize “kıdemli vatandaş” desek de artık finale doğru yürüdüğümüz de bir gerçektir. Meselemiz bu değil elbette. Evvelki yılın Mart ayının başlarıyla birlikte ortaya çıkan salgın hastalığın zorunlu olarak getirdiği sokağa çıkma yasağı biz yaştakileri daha çok etkilemiştir. Alınan kararlarda bu yaştakileri koruma kaygısı olsa da ortaya çıkan, çıkacak olan sorunlar da bir gerçektir. “Yaşadığınız yeter artık. Ömrünüzün son zamanlarını evinizde hapis olarak geçireceksiniz” dayatmasını almış gibi bir düşünceye kapılanlar çok olmuştur. Özellikle evinde hiçbir uğraşı olmayanlar, zamanlarını nasıl geçireceklerini bilmeyenler için uzun ev hapsinin birçok psikolojik etkileri olmaktadır. Duygusallığın, hassasiyetin, alınganlığın yanında hatıralara, geçmişe dalıp gitmek bu yaşlarda daha çok yaşanır. Onun için “benim”, “bizim” dediği şarkı ve türküleri duyduklarında yüzlerin ve gözlerin aldığı tavır kendisini hemen belli eder. Anıların içine, yaşadıkları zamanın atmosferine dalıp giderler. Çalınan müzik, kulağa dolan sözlerle geçmişte kalan bir anı mutlu, tebessüm ederek ama hüzünle birlikte tekrar yaşarlar. Belki de söylenen şarkıya mırıldanarak, belli belirsiz eşlik ederler.

Ömrümüzün son demi, son baharıdır artık
Maziye bir bakı ver, neler neler bıraktık
Küserek ayrılırsak olur inan ki yazık
Maziye bir bakıver neler neler bıraktık

Sonra bütün bir ömrün duyguları birikir. Hayatın sahneleri karmakarışık. Belki de bazı anılar daha dün gibi gözlerde ve gönüllerde. Olur ya biraz da şairliğin tutar. Şarkı sözlerini kendine göre değiştirip bu sözleri mırıldanırsın.

Ömrümüzün son demi, her yer yokuştur artık
Maziye bir bak neler görebilirsin artık
Geri dönemeyiz bütün köprüleri yıktık
Maziye bir bak ne mücadeleler bıraktık…

11 Ekim 2022 Salı


 

Mangalda kül bırakılmaz demek istemiyorum. Ama lafa gelince biz neler neler yaparız. Şuyuz, buyuz falan. Mesela geleneklerine bağlılık, yani kuşaktan kuşağa iletilen kültürel bilgiler, davranışlar güya bizim en önemli özelliğimiz. Peki bu özelliği koruyamamış, ileriye taşıyamamışsanız neyi muhafaza edeceksiniz? Yani yerleşmiş, gelişmeye açık güzel gelenekleri, kültürel birikimleri gerçek anlamda koruyor, bunların toplum hayatında devam etmesine önem veriyor muyuz? Gelenek deyince o kadar soru sıralamak mümkün ki hangi birini sıralasak sanıyorum birçoğuna tam olarak cevaplar verilemeyecektir.

Gelenek, bu yazımın içeriğinde de vurguladığım gibi aynı zamanda bellektir/ hafızadır. Bu boyutu bile bizi düşünmeye, sorgulamaya yöneltir. Çünkü kültürel kopukluklar, yok saymalar ancak belleksiz bir edebiyata, hafızasız bir topluma sebep olur. Edebiyat eserlerinin kendi çağları kadar olmasa da her çağa söyleyecekleri vardır. Edebiyat geleneği durgunluğu, durgunluk içinde koruyuculuğu temsil etmez. Edebiyat birikimlerinin ulaşılan yeni bilgilerle geliştirilerek/ zenginleştirilerek geleceğe taşınması, geleceğe de sözünün olmasıdır. Edebiyat belleğinden biraz da bu anlaşılır.

Geleneğin olması için bir geçmişinin, birikiminin, köklerinin yaşatılması gerekir. Geçmişi yok sayarak, birikime önem vermeyerek herhangi güzel geleneği zenginleştirerek yeni kazanımlar elde etmek biraz zor olacaktır. Belki de hiç mümkün olmayacaktır. Çünkü gelenek aynı zamanda tarihtir. Nitekim edebiyat belleğinin devam etmesinin istenmesi bazı tarihi gerçeklere ve ihtiyaçlara da dayanmaktadır. İnsanlığın tarihinde büyük kütüphanelerin yakılıp yıkıldığı zamanlarda edebiyat birikimin korunması özellikle önem kazanmıştır. Örneğin “Bizanslı bilgin Themistios (y.317-c.388) 1 Ocak 357’de İmparator 1.Kostantius’a hitaben yaptığı bir konuşmada ‘eski edebiyatın hayatta kalmasını güvenceye alacak’ bir tasarıyı anlatır”(Peter Watson. Fikirler Tarihi.2020, s.360) ve bu şekilde edebiyat birikimi ve belleğinin korunması gerektiğinin önemini vurgular.

 Toplum hayatının birçok sahnelerinden örnekler verilerek konu detaylıca açıklanabilir. Ancak konuyu edebiyat geleneği özeline inerek, örneklere ulaşarak irdelersek birçok eksiklikler ve aksaklıklarla karşılaşırız.

Örneğin kültür birikimimize katkı sağlayan damarlardan biri olan bir edebiyat geleneğinden bahsedebilir miyiz? Edebiyat geleneği demek, edebiyatın geçmişten zamanımıza kimlerin /hangi şair ve yazarların/ eserleriyle geldiğini, getirildiğini bilmemizdir. Edebiyat geleneği biraz da tarihe nasıl bakıldığı ile ilgili ve aynı zamanda zihniyet meselesidir. Türk tarihini nereden, nasıl başlattığınız, kurulmuş olan Türk devletlerinin her birinin içinde edebiyat geleneğinin sürdürülüp sürdürülmediği, günümüze kadar birikmişlerin neler olduğu ile de ilgilidir… Hani çok gelenekçi bir toplum olduğumuzla çok övünürüz ya. Hani sözlerin içinin dolu olup olmadığına dikkat etmeden bol keseden atar tutarız ya… Şimdilik asırlar öncesini, Selçuklu, Osmanlı dönemleri edebiyat geleneğini bir kenara koyalım. Var veya yok tartışmalarını edebiyatçıların ve edebiyat tarihçilerinin insafına, başka bir zamana bırakalım. Son yüzyılda yetişmiş, verdikleri her türden edebi eserlerle edebiyat hayatını zenginleştirmiş şahsiyetlerin ne kadarı bu gelenekçi olduğunu dilinden düşürmeyenler tarafından biliniyor, okunuyor? Bu soruya verilecek cevaplar da ayrı bir tartışma konusu olacaktır.

Edebiyat belleği sadece edebiyat tarihçilerinin çabalarıyla oluşmaz veya yeterli olmaz. Edebiyat tarihçilerinin bahsettikleri yazarlar ve eserleri günümüzde yayınlanmıyor ve okunmuyorsa bellekte kopukluk oluşur ve bir edebiyat geleneğinden de zor bahsedilir. O edebiyata sahip olan milletlerin yayıncıları, aydınları, yöneticileri, etken okuyucuları da edebiyat belleğine katkıda bulunurlar. Eğer bu sayılanlar görevlerini yapmıyorsa “kökleri mazide olan ati” olmak hiçbir zaman gerçekleşemeyecektir. Yetişmiş olan nitelikli kültür adamlarına, yazarlarına, sanatçılarına ve eserlerine sahip çıkmadan, bunların eserlerini gelecek nesillere aktarmadan kültüre/ulusal kültüre sahip çıkıldığı anlayışı hep güdük kalacaktır.

Sanat duyarlılığı olan insanlar hassas kişiliklerdir. Bir toplumun gelişmesinde payları olduğunu düşünerek kültüre, sanata katkılarından dolayı en azından kadir kıymet bilinmesini beklerler. Yazarsa okunmayı beklemek elbette haklarıdır. Fakat eser verenler bunlardan daha çok unutulmuşluğa terk edilmeyi, birçok eserleri olmasına rağmen yok sayılmayı içlerine sindiremezler. Bazı yazarların, sanatçıların öz yaşam öykülerinden anlaşılıyor ki unutulma kaygısını daima yaşamışlardır. Hatta bunlardan bazıları ne yazık ki haklı da çıkmışlardır. Gerek isimleriyle gerekse eserleriyle unutulmuşluğa terk edilmişlerdir. (Belleksizlik hastalığı sadece edebiyatta değil sayıları çok az olmasına rağmen bilimde ve bilim adamlarına karşı da sürdürülmektedir. Bu durum başka bir yazımın konusu olacaktır.)

Attila İlhan Hangi Edebiyat adındaki kitabında yer alan yazılarında hafızasını yitirmiş bir edebiyat olamayacağını sıkça vurgular. 2022lerde yaşları 70’e dayanmış veya biraz geçmiş olanların çoğunun bile haberdar olmadığı, bilemeyeceği, okumadığı yazarlardan/ eserlerinden bahseder. Ardından Nezihe Muhittin, Güzide Sabri, Mebrure Sami, Mükerrem Kâmil, Cahit Uçuk, Osman Cemal, Ethem İzzet, Sermet Muhtar, Kenan Hulusi vb. isimlerini sıralar. Bu listeyi sıraladıktan sonra “eğer bugün Attila İlhan bir halt olabilmişse, elbette, bunları da okuduğu için olabilmiştir. Bu sözüm herkesin kulağına küpe” der. Bu listeye unutulmaya/unutturulmaya terk edilmiş daha birçok şair ve yazar da eklenebilir. Bırakalım diğer isimleri şimdilerde Attila İlhan’ın verdiği bu isimlerden kaçını hatırlıyor, kaçının eserleri yayınlanıyor diye bakıldığında büyük bir suskunluğa giriyoruz. Çünkü mantıklı ve yerinde verilecek bir cevap yok. Oysa bunların her biri önemli eserlere imza atmış yazarlardır. Müzik kültüründen habersiz, iki şarkı söyleyerek müzisyenliğe değil meşhur olmaya hevesli olanlar gibi yazdıklarından çok kendi reklamını şurada burada yaparak edebiyat belleğinden hiç haberdar olmayan yazarcıklarla düşün ve kültür ufku gelişemeyecektir.

Belleksizliğe mahkûm edilmek istenen sadece edebiyat değil. Bilindiği gibi son zamanlarda koskoca bir mücadeleyi, İstiklal Savaşını, şehirlerin düşmandan kurtarılış günlerini anmayı değersizleştirmek isteyen, küçük gören, hatta yok saymaya çalışan bir güruh ortaya çıkmıştır. Bilerek isteyerek yahut sinsi bir oyuna kurban verilerek veya bilgi dağarcıkları bu kadar olduğundan dolayı Türk Edebiyatında sayısı fazla olmayan sadece belirli yazarları gündemde tutup, diğerlerini yok saymak da benzer anlayışların yaklaşımı olmasa da sonuç belleksiz bir edebiyatı doğurur. Yüz yıl içerisinde eser vermiş olan nitelikli şair ve yazarların sayısı yirmi mi, otuz mu, kırk mı /hadi iyi niyetle söyleyelim/ elli kadar mı? Yıllardır dergilerde, diğer yayın organlarında, doğum/ölüm yıldönümlerinde, anma/saygı kitapları çıkarmada maalesef belli sayıda edebiyatçılara yer verilmektedir. Birçoğunun esamesi bile okunmazken bazıları da yeni unutulma/unutturulma içine sokulmaktadır. Burada sadece ideolojik, düşünsel farklılıklardan ileri gelen “ötekileştirme” zayıflığını kastetmiyorum. Bu anlayışın da içinde olduğu yaklaşımla, ciddi anlamda eserler vermiş olan otuz yıl, elli yıl, yüz yıl önce yaşamış olan edebiyatçılardan haberdar olmayarak bir edebiyat birikimi ve belleği oluşturulamaz.

Yaşadıkları dönemlerde ilgi gören, edebiyat belleğinin zenginleşmesine katkılar sağlayan bazı yazarların eserlerini yayınlamayan yayınevlerinden daha çok yönetenler, aydınlar da bu durumdan sorumludur. Yaşayan yazarlar bu edebiyat hafızasını tazelemezler, yazılarında gündeme getirmezlerse, üniversitelerin ilgili bölümleri gerekli çalışmaları yapmazsa köklü bir edebiyat geleneği oluşamayacaktır. Bu durumdan da toplumun tamamı zarar görür. Eğer Fransız kadın yazarı Stael’in ifadesi dikkate alınacak olursa edebiyat devamlılığı ve birikimi bulunmayan yerde akla dayalı düşünce de gelişemeyecektir. Çünkü zengin ve köklü bir edebiyat belleği aynı zamanda felsefeyi de hazırlar. Ancak bu şekilde edebiyat yüzyılından sonra gelen yüzyıl her memlekette düşünce yüzyılı olur. Bu düşüncelerden hareketle denebilir ki bir ülkenin düşünce asrına girebilmesi için önce edebiyat yüzyılını oluşturarak bunu hazırlaması gerekir. Edebiyat, edebiyat kültürü ve belleği hafife alınacak bir konu değildir.  Bundan dolayı da edebiyat belleğini oluşturan halkalar arasında kopukluklar olmamasına dikkat edilmesinde kültürel gelişim açısından  daima yarar olacaktır.

20 Kasım 2021 Cumartesi

Bir Jüri Olma Hikayesi

 Geçenlerde Salah Birsel’in Aynalar Günlüğünü okurken onun ta çocukken Serçe adını koyduğu ve elle yazılan bir gazete çıkardığını, Ortaokulda Kıvılcım, Lisede de Sesimiz adında gazeteler çıkarmış olduğunu okudum. Benimde ilkokul ve orta okulda değil ama lisede edebiyat bölümüne ait bir gazete çıkardığımız aklıma geldi. Gazetenin elle yazılması, sütunlar halinde düzenlenmesi yükü daha çok benimle bir arkadaşımın omuzlarındaydı. Gazeteye konacak yazıları biz seçer, kendimizde ayrıca yazı ve şiirlerimizi gazetede yayınlardık.
Edebiyatı, okumayı seven biri olarak bu konularda yapılacak olan sosyal faaliyetlerde de görev almak hoşuma giderdi. Hatta edebiyat hocamız bayramlarda okunacak şiirleri benim seçmemi isterdi. Bu görevden de çok haz alır on on beş gün öncesinden şiir kitaplarını, antolojilerini inceler, kendimce bayrama en uygun şiirleri seçmeye çalışırdım.
Asıl yazmak istediğim konu doğrudan bunlar değil elbette. Ancak Salah Birsel’i okuyunca bunları hatırladım. Bu konuyla ilgili hatırladıklarımdan biri var ki bu durum hayatım boyunca bana bir ders olmuştur.
Lise dönemlerinde çeşitli konularda şiir yarışmaları düzenler ve jürinin başına da benim geçmemi önerirlerdi. Elbette bu öneriyi zevkle yerine getirir, başta edebiyat hocalarımızın ve diğer jüri üyelerinin katkılarıyla en iyi şiiri (eğer konu şiir okumaksa en iyi şiir okuyanı) seçerdik. Hiç kimseye açıkladığımı hatırlamıyorum ama ben şiiri en iyi okuma ölçüsü olarak o zamanki radyo tiyatrosunda şiir okuyan tiyatro sanatçılarını örnek alırdım.
Bu günkü gibi hatırlıyorum yine bir “şiir okuma” yarışması düzenlemiştik. Öğrencilerden her isteyen istediği şiirle bu yarışmaya katılabiliyordu. Katılmak için başvuranlar arasında birbirimize “amcaoğlu” dediğimiz ve benden bir alt sınıfta olan babamın amcasının torunu da vardı. Bundan biraz işkillendim ve durumu edebiyat öğretmenine ilettim. O da herkesin katılabileceğini bunda da bir sakınca görmediğini ifade etti. Yarışma günü gelip çattı. Bütün öğretmenler ve öğrenciler karşısında yarışmacılar jürinin de huzurunda şiirlerini okudular. Her jüri üyesi bağımsız olarak yarışmacılara puan veriyordu. Yarışma sonlandığında sıra ayrı ayrı verilen puanları toplamaya geldi. Neticede amcaoğlunun birinci olduğu ilan edildi. Doğrusu ben biraz mahcup olmuştum. Hemen aklıma diğer jüri üyelerinin verdiği puanlara bakmak geldi. Ben “iyi” bir puan verirken jürinin çoğunluğunun en yüksek puanı “çok iyi” verdiğini gördüm. İçim biraz rahatladı ama daha sonra benim “torpil” yaptığım dillerde dolaştıkça hep rahatsız oldum. Kimseye de bir şey anlatamadım. Bu durum benim hayata bakışımı olgunlaştıran olaylardan biri olarak hafızamdan hiçbir zaman silinmedi. Daha sonraki yıllarda benzer durumlarla karşılaştığımda benzer konulara hep uzak kalmayı seçtim.
Aradan çok uzun zaman geçtikten sonra bu yıl önce hazırlanmakta olan bir antolojiye şiir seçmem, daha sonra ilçe seviyesinde bir şiir yarışmasına üye olmam hususunda ısrarlı teklifler geldi. Tabii ki teklifi getiren iyi niyetliydi ama benim ne olursa olsun aynı tuzağa düşmem söz konusu olamazdı. Teklifi kibarca kabul etmeyeceğimi söyledim.
Salah Birsel’e rahmetler olsun bana eski zamanlarımdan birkaç anımı hatırlattığı ve bunları yazmama sebep olduğu için.
-İhsan Kurt-

12 Eylül 2020 Cumartesi

 

Biz Sevdaların…

 

Biz sevdaların tufan olduğu yıllarda sevdalandık.

 Yaşamayanların yazdığı sevdalarımızın doğru anlaşılmasını beklemek kadar saflık olamaz herhalde? Sevda ne sihirli kelimedir ki, henüz sihri çözülememiş belki.

 Sizler bilebilir misiniz?

 Biz de sevdalar yaşadık. Hem de ne sevdalar. Yaşayan biz değildik aslında sevdalarda, sevdalardı bizde yaşayan.

 Sevdalar ki sütbeyaz, sevdalar ki ayaz mı ayaz.

 Biz sevdaların fırtına olduğu yıllarda sevdalandık. Fırtınaların sevdaları savurduğu, sevdalıları unutulmuşluklara attığı yıllar. Fırtınaların sevdalılarla körebe oynadığı yıllar. Ama hep sevdalıların sobelendiği yıllar.

 O yıllar ki yerin göğün birbirine katıldığı, sevdaların fırtınalarla tartıldığı yıllar. Aklın, duygunun şehirlerin bulvarlarında uyuştuğu, parkların hep hazan yaşadığı yıllar. Güllerin koparıldığı, ezildiği, güllere kinin beslendiği yıllar… Ezilen güllerden dolayı gül kokan kaldırımların sökülüp parçalandığı yıllar.. Sevdalılara tahammül edilemeyen zamanlar. Fidanların ışkın veremeden boylu boyunca devrildiği yıllar. Ve körpe dalların tomurcuk vermeye durduğunda kurutulduğu, kurutulup atıldığı yıllar…

 Öyle sevdalılardık ki bizler, sevdamızda kavak yelleri, ılık meltemler, o ağacın altları yoktu. Yar yoluna düşmek dururken yar yolunu beklemek yoktu.. Yoktu hülyalara dalmak, yoktu hayaller kurmak. Yıl kasavetli, günler buruktu. Hep hüzzam, hep hazandı çalan plaklarda.

 Sütbeyaz, apak sevdalarımız umutlara vurulan keserle, burukluğun yoğunlaşan belirsizliği ile kararıyor, kararıyordu. Kara sevdalar hep bizden doğuyordu. Tökezleyen sevdaları kaldırdıkça sevdamıza kurşunlar yağıyordu. Biz kurşun yağmurlarının yağdığı yıllarda yaşadık.

 Sevdamız doğruldukça kurşunlar yıkılıyordu. Sevdamız vuruldukça sevdalılar doğuyordu. Aslında kurşunlarla birlikte yıkılan sevdasızlıklardı. Çünkü ölüm sevdasızlar için vardı.

 Biz sevdanın savrulduğu, onsekizinde tam kalbinden vurulduğu, zaman ve mekânsızlıkta yoğrulduğu yıllarda sevdalandık.

 Savuranlar ve savrulanlar o kadar netleşmesine rağmen biz sevdamıza yapıştık. Öyle bir yapışıştı ki bu, biz sevdamız, sevda biz olduk. Hep bülbül gül misalini umuyorduk. Bizi vuranlar sevdaları vuruyordu, bunu cümle âleme duyurduk.

 O yıllar ki, bir kıtlık hüküm sürüyordu –hala devam ediyor ya- Biz sevdada kıtlık olduğu yıllarda sevdalandık. Şekilden şekle, renkten renge girmeden peşi sıra düştük sevdalarımızın. Ayan beyan, apaçık… Düştük ama hep kalkıp yürüdük. Kimimiz bataklık çöllerde boğulurken, kimimiz sürünerek yol aldık buzullarda. Zemheride kora düşerken Eylüllerde ayazı yaşadık. Biz sevdalara sürünülerek gidilen yıllarda sevdalandık.

 Hep hasreti yaşadık vuslata koşarken. Damarlarımızda çağladı, coştu kan. Biz sevdamıza koşarken, sevdamız bize oldu volkan. Biz sevdaların volkan olduğu yıllarda yaşadık.

 Hep acıları tattık sevdamıza özlem duyarken. Çünkü biz hep özlemleri, hasretleri dolu dolu yaşamak için sevda mahkûmiyetine çarptırılmıştık. Bu mahkûmiyette aşk belasıyla karşılaşmış, onunla tanıştırılmıştık. Daha da önemlisi biz çarpmıştık bu belaya. Biz sevdanın mahkûm olduğu sevdaları yaşadık.

  Biz ki sevdaların bora olduğu yıllarda sevdalandık. Fırtınalara, yıldırımlara aldırmayıp sevdalarımızı yaşayanlardandık. Mecnun da, Leyla da, Ferhat da, Şirin de zamanının ötelerini gördüklerinden dolayı bizden almışlardı sevdalanma örneklerini. Oysaki bizim sevdalarımız “ben”de olanı çoktan aşmış, kâinatta yeni kurulacak olan Sevdaistana ulaşmıştı. Çünkü: Sevda ateş değildir, kordan öte/ Sevda Leyla değildir, yardan öte, duygularına inanmıştık.

 Bizim sevdalarımız büyüktü, büyük ne kelime? Bizim sevdalarımız köye de sığmadı, şehirlere de. Yere de sığmadı, göğe de…Ferman padişahın olsa da dağlarca yürekler bizdeydi. Sevdalarca yürekler… Dağlardan dağlara seslendik biz, dağlardan sevdalara. Bu sese ne sarıçiğdem ne mor menekşe ne lale sümbül ne de gül dayandı. Bütün karşı dağlar yaşın yaşın ağlarken, tabiat uçtan uca yasa büründü.

 Biz ki bütün tabiatın yasa büründüğü sevdaları yaşadık. Gördük ki;

 


Sevda yaklaşıldıkça uzaktadır

Sevda boranda, kışta, tuzaktadır.

GEMİYE BİNDİRİLMİŞ RUHLAR

    Abdurrahim Karakoç’un dizeleri ile Cengiz Aytmatov’un “mankurt” kavramı, farklı bağlamlardan doğmuş olsalar da aynı varoluşsal kaygını...