3 Nisan 2026 Cuma

İNSAN, ARAYIŞIN ADIDIR

 


İnsan dediğimiz varlık, bir varış noktası değildir. Öyle olsaydı vardığı yerde insan biterdi. Dolayısıyla insan bir liman değil, daima açık denizdir. Bir cevap değil, belki de en güzel, en derinlikli haliyle bir sorudur. Çünkü insan, olduğu şeyden çok, olmayı denediği şeydir.  İşte tam da bu yüzden insan, biraz da arayışın adıdır.

Düşünelim: Sabah kalktığımızda ilk iş ne yaparız? Anahtarlarımızı ararız. Gözlüğümüzü ararız. Telefonun şarj kablosunu ararız. Küçük şeylerdir bunlar, farkındayım. Ama aynı sabah, aynı sessizlikte, içimizde daha büyük bir arayış da başlamıştır çoktan: “Bugün ne anlam ifade edecek?” sorusunun peşine düşeriz farkında olmadan. İnsan, kahvaltı sofrasında ekmeği bölerken bile aslında bir şeyi arar. Arayışı hatırlayışıyla karışır. Belki bir paylaşımı, belki unuttuğu bir gülümsemeyi, belki de sadece “İyiyim” diyebilme cesaretini.

Arayış, büyük kelimelerle başlamaz. Bir öğrencinin sınavdan önce su şişesini ararken aslında güvende olma hissini araması gibidir. Bir annenin çocuğunun odasını toplarken aslında o çocuğun iç dünyasına dokunmayı araması gibidir. Bir adamın akşam eve dönerken radyoda bir şarkıyı açması, o şarkının ona yirmi yıl öncesini hatırlatması. Büyük ülkülerin küçük düşünceleri içerisinde dolaşması gibi... İçinin kıpır kıpır dolduğu sevdalara yürümesi gibi…  İşte arayış budur. Her zaman bir yere varmak için değil; bazen sadece yolda olmak için.

Peki ne arar insan? Sevgi arar elbette, ama sadece sevgi değil. Anlaşılmak ister. Duvar diplerine sıkışmış bir çiçek gibi, üzerine biraz güneş düşsün ister. Bazen bir iş arar, sadece para için değil; bir gün içinde “İşe yarıyorum” diyebilmek için. Bazen bir arkadaş arar, sadece sohbet için değil; içindeki o tarifsiz yükü iki kişi olmaya bölüşmek için. Bazen bir ev arar, sadece dört duvar için değil; kapısını çalacak birine “Hoş geldin” diyebileceği bir yer için.

Ve insan, en çok da kendini arar. Ama işin tuhafı, kendini ararken başka şeyler bulur. Mesela bir resim yaparken huzuru bulur. Bir kitap okumaya, yazı yazmaya başlarken kendini aradığını bulur. Bir enstrüman çalarken sabrı bulur. Birine yardım ederken aslında ne kadar güçlü olduğunu fark eder. Bir yolculukta kaybolurken, aslında ait olduğu yeri hatırlar. Arayışın güzelliği de tam burasıdır: Aradığını bulamasan bile, aramanın kendisi seni değiştirir.

Bir çocuğu düşünün. Elinde bir harita yoktur, nereye gideceğini bilmez. Ama yürür. Düşer, kalkar, bir karıncayı izler, bir buluta bakar, bir taşın altına bakar. Çocuk olmanın anlamı budur belki de: aramaktan yorulmamak. Oysa büyüdükçe insan, “Zaten bulamayacağım” diye düşünüp durur. Oysa arayışın kendisi, insanı insan yapan şeydir. Çünkü arayan insan, yaşayan insandır. Arayışını kaybeden insan ise bir makineye dönüşür: aynı şeyleri yapar, aynı yerlere gider, aynı cümleleri kurar ama içinde hiçbir şey kıpırdamaz.

Bir zamanlar bir tanıdığım vardı. Her gün aynı saatte aynı bankta oturur, sahilde martıları izlerdi. Bir gün sordum: “Ne arıyorsunuz burada?” Gülümsedi. “Bir şey kaybetmedim ki” dedi. Sonra ekledi: “Ama belki de aradığım şey, bir şey aramama hali.” İşte o an anladım ki, arayış dediğimiz şey bazen bir şeyin peşinde koşmak değil; bir şeyin gelmesini beklemek de olabiliyor. Sabırla, sessizce, umutla.

İnsanı insan yapan da tam olarak budur: bir yere varmaktan çok, yolda olmayı seçebilmesi. Belki de en büyük arayış, “Ben kimim?” sorusuna verecek bir cevap bulmak değil; o soruyu sormaya devam edebilmektir. Çünkü cevap verdiğin anda arayış biter. Oysa insan, arayış bittiğinde değil; arayış sürdükçe insandır.

Şimdi bir düşün: Sen ne arıyorsun bugün? Küçük bir şey mi, tarifi imkânsız bir şey mi? Belki bir anahtar, belki bir kelime, belki birinin gözünde o eski sıcaklık. Seni mutluluklara götürecek bir anı kırıntısı. Fark etmez. Önemli olan, aramaya devam etmek. Çünkü insan dediğimiz varlık, biraz da arayışın adıdır. Ve arayan, asla tamamen kaybolmaz. Her gün aramak her gün insan olarak kalmanın da bir yoludur.

 

15 Ekim 2022 Cumartesi

Ömrümüzün Son Demi


 

Tek başıma sahilde yürüyüşler yaptığımda, yürüyüşüme şarkıları, türküleri de dahil ederim. Onları dinlerken denizi, denizi seyrederken şarkıları birbirine karıştırdığım zamanlar bile olur. Ama her ne olursa olsun şarkılar ve türküler nefesime nefes, sesime ses katar. Hiç mi hiç yorulduğumu ya da yorgunluk hissettiğimi hatırlamam. Yine bir sahil yürüyüşümde sağ tarafımda deniz ve ilerisinde adalar capcanlı bir tablo gibi gözlerime dolarken kulaklığıma gelen “Ömrümüzün son demi, son baharıdır artık” sözlerinin de ruhuma aktığını hissettim. Kim nerede, ne zaman, bilinmez ama bir garip duygu sardı varlığımı. Bana söylenen, beni çağıran bir şarkı gibi geldi. Demek ki aynı şarkıyı farklı zamanlarda ve farklı yaşlarda dinlemek insanda çok daha farklı duygular uyandırıyor diye düşündüm.

Yazımın başlığını okuyanlar bu şarkı sözünün devamını hemen hatırlayacaklardır. Şarkılar da türküler de canı gönülden her dinleyeni öncelikle kendine çağırır. Bu çağırışa her insan ya kendine göre cevap verir ya da içinde derin anlamlar saklı bir suskunluğun içine girer. “Ömür” sözcüğü çocuk için, birçok genç için pek fazla bir anlam ifade etmeyebilir. Lakin Cahit’in ifadesiyle çoktan yolun yarısını geçmiş olanlar için ömürde bir roman, belki bir tarih vardır. Arabesk takılanlar için acılar taht kurmuştur hayatlarına. Beklentiler kaybolmuş, umutlar Ferdi ya da bir Müslüm şarkısının nağmelerinde dile dolanıp durmaktadır.
Yaşadıklarına, hayal edip yaşayamadıklarına hayıflanmak çare değildir artık. Çareler ya yalnızlıkta ya da bir müziğin sözlerinde aranır. Bazen gam yükünün kervanı gelir, bazen sevda yüklü kervanlar geçer sevilenin, sevgilinin kapısından. Çünkü birçoğumuzun hayatında bazı dönemlerin şarkıları, türküleri vardır. Onları bir destan gibi ezberler, mukaddes sözler gibi kutsallaştırdığımız da olur. O seçtiğimiz müziği her işittiğimizde yaralarımız da sevdalarımız da karamsarlıklarımız da yeniden depreşir. Ya tek başına ya da sevdiğimizle birlikte sahip çıkarız onlara. Bir deniz kenarında, çayhanede bir ağacın altında sahiplendiğimiz şarkı veya türkü çalıyorsa “bizim” deriz. Bizim şarkımız, bizim türkümüz çalıyor… Elbette bunların “ben”de de “bizde” de köklü anıları vardır. Duygu yüklüdür bunlar. Sevgiler sevdalar notalarında, ezgilerinde gezinir. Başımızda kavak yellerinin estiği zamanlar gerçektir, yaşanmıştır. O anılar ki yaşama şevki, gelecek hayalleri, umutlar, sevilmeler, sevmeler içiçe geçmiştir. İçlerinde acıları da ayrılıkları taşıyanlar da vardır. Anılarımızda kalan bu şarkılar-türküler bütünleşerek hayat olmuş, bazen de geleceğe yürüyen yollar olmuştur. Bazen de hedefleri belirleyen, daha çok duygularımızın önüne düşen, çağırmaktan usanmayan sesler olmuştur.
“Hey gidi günler” diyenlere dikkat ediniz. Bu sözü önemseyiniz ve kulak veriniz onlara. Bu yalın ve sade cümlede bir ömür saklıdır çünkü. Bu sözü sözlerinin başı yapanlarla rahatça oturup konuşabilirsiniz. Anlatmak istedikleri, paylaşmak istedikleri, anlatacakları vardır. Sözüne söz katmadan yanına oturup sakince ve dikkatlice dinleyebilirsiniz. Özellikle altmış yaş üstü olanlar çok iyi hatırlayacaklardır “Ömrümüzün son demi…” diye başlayan şarkıyı. Hatta hatırlamasalar da şimdilerde içinde bulundukları durumlar, zorunlu eve kapanmalar onlara bu şarkıyı hatırlatacaktır. Belki bazıları duymak istemeyecek, bazıları da yürekten bir “of!” çekeceklerdir. “Bir of çeksem karşıki dağlar yıkılır” diyenleri de hor görmemek gerekir. Kim bilir, kendilerinde yumak olup kalmış ne dertleri vardır.
Hiç kimsenin ömrü için bir süre çizilemez ama önünde sonunda kaçınılmaz sonun olduğunu da inkâr etmek mümkün değil. Belli bir yaş üstünde olan bizler, her ne kadar avutucu bir ifadeyle kendimize “kıdemli vatandaş” desek de artık finale doğru yürüdüğümüz de bir gerçektir. Meselemiz bu değil elbette. Evvelki yılın Mart ayının başlarıyla birlikte ortaya çıkan salgın hastalığın zorunlu olarak getirdiği sokağa çıkma yasağı biz yaştakileri daha çok etkilemiştir. Alınan kararlarda bu yaştakileri koruma kaygısı olsa da ortaya çıkan, çıkacak olan sorunlar da bir gerçektir. “Yaşadığınız yeter artık. Ömrünüzün son zamanlarını evinizde hapis olarak geçireceksiniz” dayatmasını almış gibi bir düşünceye kapılanlar çok olmuştur. Özellikle evinde hiçbir uğraşı olmayanlar, zamanlarını nasıl geçireceklerini bilmeyenler için uzun ev hapsinin birçok psikolojik etkileri olmaktadır. Duygusallığın, hassasiyetin, alınganlığın yanında hatıralara, geçmişe dalıp gitmek bu yaşlarda daha çok yaşanır. Onun için “benim”, “bizim” dediği şarkı ve türküleri duyduklarında yüzlerin ve gözlerin aldığı tavır kendisini hemen belli eder. Anıların içine, yaşadıkları zamanın atmosferine dalıp giderler. Çalınan müzik, kulağa dolan sözlerle geçmişte kalan bir anı mutlu, tebessüm ederek ama hüzünle birlikte tekrar yaşarlar. Belki de söylenen şarkıya mırıldanarak, belli belirsiz eşlik ederler.

Ömrümüzün son demi, son baharıdır artık
Maziye bir bakı ver, neler neler bıraktık
Küserek ayrılırsak olur inan ki yazık
Maziye bir bakıver neler neler bıraktık

Sonra bütün bir ömrün duyguları birikir. Hayatın sahneleri karmakarışık. Belki de bazı anılar daha dün gibi gözlerde ve gönüllerde. Olur ya biraz da şairliğin tutar. Şarkı sözlerini kendine göre değiştirip bu sözleri mırıldanırsın.

Ömrümüzün son demi, her yer yokuştur artık
Maziye bir bak neler görebilirsin artık
Geri dönemeyiz bütün köprüleri yıktık
Maziye bir bak ne mücadeleler bıraktık…

11 Ekim 2022 Salı


 

Mangalda kül bırakılmaz demek istemiyorum. Ama lafa gelince biz neler neler yaparız. Şuyuz, buyuz falan. Mesela geleneklerine bağlılık, yani kuşaktan kuşağa iletilen kültürel bilgiler, davranışlar güya bizim en önemli özelliğimiz. Peki bu özelliği koruyamamış, ileriye taşıyamamışsanız neyi muhafaza edeceksiniz? Yani yerleşmiş, gelişmeye açık güzel gelenekleri, kültürel birikimleri gerçek anlamda koruyor, bunların toplum hayatında devam etmesine önem veriyor muyuz? Gelenek deyince o kadar soru sıralamak mümkün ki hangi birini sıralasak sanıyorum birçoğuna tam olarak cevaplar verilemeyecektir.

Gelenek, bu yazımın içeriğinde de vurguladığım gibi aynı zamanda bellektir/ hafızadır. Bu boyutu bile bizi düşünmeye, sorgulamaya yöneltir. Çünkü kültürel kopukluklar, yok saymalar ancak belleksiz bir edebiyata, hafızasız bir topluma sebep olur. Edebiyat eserlerinin kendi çağları kadar olmasa da her çağa söyleyecekleri vardır. Edebiyat geleneği durgunluğu, durgunluk içinde koruyuculuğu temsil etmez. Edebiyat birikimlerinin ulaşılan yeni bilgilerle geliştirilerek/ zenginleştirilerek geleceğe taşınması, geleceğe de sözünün olmasıdır. Edebiyat belleğinden biraz da bu anlaşılır.

Geleneğin olması için bir geçmişinin, birikiminin, köklerinin yaşatılması gerekir. Geçmişi yok sayarak, birikime önem vermeyerek herhangi güzel geleneği zenginleştirerek yeni kazanımlar elde etmek biraz zor olacaktır. Belki de hiç mümkün olmayacaktır. Çünkü gelenek aynı zamanda tarihtir. Nitekim edebiyat belleğinin devam etmesinin istenmesi bazı tarihi gerçeklere ve ihtiyaçlara da dayanmaktadır. İnsanlığın tarihinde büyük kütüphanelerin yakılıp yıkıldığı zamanlarda edebiyat birikimin korunması özellikle önem kazanmıştır. Örneğin “Bizanslı bilgin Themistios (y.317-c.388) 1 Ocak 357’de İmparator 1.Kostantius’a hitaben yaptığı bir konuşmada ‘eski edebiyatın hayatta kalmasını güvenceye alacak’ bir tasarıyı anlatır”(Peter Watson. Fikirler Tarihi.2020, s.360) ve bu şekilde edebiyat birikimi ve belleğinin korunması gerektiğinin önemini vurgular.

 Toplum hayatının birçok sahnelerinden örnekler verilerek konu detaylıca açıklanabilir. Ancak konuyu edebiyat geleneği özeline inerek, örneklere ulaşarak irdelersek birçok eksiklikler ve aksaklıklarla karşılaşırız.

Örneğin kültür birikimimize katkı sağlayan damarlardan biri olan bir edebiyat geleneğinden bahsedebilir miyiz? Edebiyat geleneği demek, edebiyatın geçmişten zamanımıza kimlerin /hangi şair ve yazarların/ eserleriyle geldiğini, getirildiğini bilmemizdir. Edebiyat geleneği biraz da tarihe nasıl bakıldığı ile ilgili ve aynı zamanda zihniyet meselesidir. Türk tarihini nereden, nasıl başlattığınız, kurulmuş olan Türk devletlerinin her birinin içinde edebiyat geleneğinin sürdürülüp sürdürülmediği, günümüze kadar birikmişlerin neler olduğu ile de ilgilidir… Hani çok gelenekçi bir toplum olduğumuzla çok övünürüz ya. Hani sözlerin içinin dolu olup olmadığına dikkat etmeden bol keseden atar tutarız ya… Şimdilik asırlar öncesini, Selçuklu, Osmanlı dönemleri edebiyat geleneğini bir kenara koyalım. Var veya yok tartışmalarını edebiyatçıların ve edebiyat tarihçilerinin insafına, başka bir zamana bırakalım. Son yüzyılda yetişmiş, verdikleri her türden edebi eserlerle edebiyat hayatını zenginleştirmiş şahsiyetlerin ne kadarı bu gelenekçi olduğunu dilinden düşürmeyenler tarafından biliniyor, okunuyor? Bu soruya verilecek cevaplar da ayrı bir tartışma konusu olacaktır.

Edebiyat belleği sadece edebiyat tarihçilerinin çabalarıyla oluşmaz veya yeterli olmaz. Edebiyat tarihçilerinin bahsettikleri yazarlar ve eserleri günümüzde yayınlanmıyor ve okunmuyorsa bellekte kopukluk oluşur ve bir edebiyat geleneğinden de zor bahsedilir. O edebiyata sahip olan milletlerin yayıncıları, aydınları, yöneticileri, etken okuyucuları da edebiyat belleğine katkıda bulunurlar. Eğer bu sayılanlar görevlerini yapmıyorsa “kökleri mazide olan ati” olmak hiçbir zaman gerçekleşemeyecektir. Yetişmiş olan nitelikli kültür adamlarına, yazarlarına, sanatçılarına ve eserlerine sahip çıkmadan, bunların eserlerini gelecek nesillere aktarmadan kültüre/ulusal kültüre sahip çıkıldığı anlayışı hep güdük kalacaktır.

Sanat duyarlılığı olan insanlar hassas kişiliklerdir. Bir toplumun gelişmesinde payları olduğunu düşünerek kültüre, sanata katkılarından dolayı en azından kadir kıymet bilinmesini beklerler. Yazarsa okunmayı beklemek elbette haklarıdır. Fakat eser verenler bunlardan daha çok unutulmuşluğa terk edilmeyi, birçok eserleri olmasına rağmen yok sayılmayı içlerine sindiremezler. Bazı yazarların, sanatçıların öz yaşam öykülerinden anlaşılıyor ki unutulma kaygısını daima yaşamışlardır. Hatta bunlardan bazıları ne yazık ki haklı da çıkmışlardır. Gerek isimleriyle gerekse eserleriyle unutulmuşluğa terk edilmişlerdir. (Belleksizlik hastalığı sadece edebiyatta değil sayıları çok az olmasına rağmen bilimde ve bilim adamlarına karşı da sürdürülmektedir. Bu durum başka bir yazımın konusu olacaktır.)

Attila İlhan Hangi Edebiyat adındaki kitabında yer alan yazılarında hafızasını yitirmiş bir edebiyat olamayacağını sıkça vurgular. 2022lerde yaşları 70’e dayanmış veya biraz geçmiş olanların çoğunun bile haberdar olmadığı, bilemeyeceği, okumadığı yazarlardan/ eserlerinden bahseder. Ardından Nezihe Muhittin, Güzide Sabri, Mebrure Sami, Mükerrem Kâmil, Cahit Uçuk, Osman Cemal, Ethem İzzet, Sermet Muhtar, Kenan Hulusi vb. isimlerini sıralar. Bu listeyi sıraladıktan sonra “eğer bugün Attila İlhan bir halt olabilmişse, elbette, bunları da okuduğu için olabilmiştir. Bu sözüm herkesin kulağına küpe” der. Bu listeye unutulmaya/unutturulmaya terk edilmiş daha birçok şair ve yazar da eklenebilir. Bırakalım diğer isimleri şimdilerde Attila İlhan’ın verdiği bu isimlerden kaçını hatırlıyor, kaçının eserleri yayınlanıyor diye bakıldığında büyük bir suskunluğa giriyoruz. Çünkü mantıklı ve yerinde verilecek bir cevap yok. Oysa bunların her biri önemli eserlere imza atmış yazarlardır. Müzik kültüründen habersiz, iki şarkı söyleyerek müzisyenliğe değil meşhur olmaya hevesli olanlar gibi yazdıklarından çok kendi reklamını şurada burada yaparak edebiyat belleğinden hiç haberdar olmayan yazarcıklarla düşün ve kültür ufku gelişemeyecektir.

Belleksizliğe mahkûm edilmek istenen sadece edebiyat değil. Bilindiği gibi son zamanlarda koskoca bir mücadeleyi, İstiklal Savaşını, şehirlerin düşmandan kurtarılış günlerini anmayı değersizleştirmek isteyen, küçük gören, hatta yok saymaya çalışan bir güruh ortaya çıkmıştır. Bilerek isteyerek yahut sinsi bir oyuna kurban verilerek veya bilgi dağarcıkları bu kadar olduğundan dolayı Türk Edebiyatında sayısı fazla olmayan sadece belirli yazarları gündemde tutup, diğerlerini yok saymak da benzer anlayışların yaklaşımı olmasa da sonuç belleksiz bir edebiyatı doğurur. Yüz yıl içerisinde eser vermiş olan nitelikli şair ve yazarların sayısı yirmi mi, otuz mu, kırk mı /hadi iyi niyetle söyleyelim/ elli kadar mı? Yıllardır dergilerde, diğer yayın organlarında, doğum/ölüm yıldönümlerinde, anma/saygı kitapları çıkarmada maalesef belli sayıda edebiyatçılara yer verilmektedir. Birçoğunun esamesi bile okunmazken bazıları da yeni unutulma/unutturulma içine sokulmaktadır. Burada sadece ideolojik, düşünsel farklılıklardan ileri gelen “ötekileştirme” zayıflığını kastetmiyorum. Bu anlayışın da içinde olduğu yaklaşımla, ciddi anlamda eserler vermiş olan otuz yıl, elli yıl, yüz yıl önce yaşamış olan edebiyatçılardan haberdar olmayarak bir edebiyat birikimi ve belleği oluşturulamaz.

Yaşadıkları dönemlerde ilgi gören, edebiyat belleğinin zenginleşmesine katkılar sağlayan bazı yazarların eserlerini yayınlamayan yayınevlerinden daha çok yönetenler, aydınlar da bu durumdan sorumludur. Yaşayan yazarlar bu edebiyat hafızasını tazelemezler, yazılarında gündeme getirmezlerse, üniversitelerin ilgili bölümleri gerekli çalışmaları yapmazsa köklü bir edebiyat geleneği oluşamayacaktır. Bu durumdan da toplumun tamamı zarar görür. Eğer Fransız kadın yazarı Stael’in ifadesi dikkate alınacak olursa edebiyat devamlılığı ve birikimi bulunmayan yerde akla dayalı düşünce de gelişemeyecektir. Çünkü zengin ve köklü bir edebiyat belleği aynı zamanda felsefeyi de hazırlar. Ancak bu şekilde edebiyat yüzyılından sonra gelen yüzyıl her memlekette düşünce yüzyılı olur. Bu düşüncelerden hareketle denebilir ki bir ülkenin düşünce asrına girebilmesi için önce edebiyat yüzyılını oluşturarak bunu hazırlaması gerekir. Edebiyat, edebiyat kültürü ve belleği hafife alınacak bir konu değildir.  Bundan dolayı da edebiyat belleğini oluşturan halkalar arasında kopukluklar olmamasına dikkat edilmesinde kültürel gelişim açısından  daima yarar olacaktır.

20 Kasım 2021 Cumartesi

Bir Jüri Olma Hikayesi

 Geçenlerde Salah Birsel’in Aynalar Günlüğünü okurken onun ta çocukken Serçe adını koyduğu ve elle yazılan bir gazete çıkardığını, Ortaokulda Kıvılcım, Lisede de Sesimiz adında gazeteler çıkarmış olduğunu okudum. Benimde ilkokul ve orta okulda değil ama lisede edebiyat bölümüne ait bir gazete çıkardığımız aklıma geldi. Gazetenin elle yazılması, sütunlar halinde düzenlenmesi yükü daha çok benimle bir arkadaşımın omuzlarındaydı. Gazeteye konacak yazıları biz seçer, kendimizde ayrıca yazı ve şiirlerimizi gazetede yayınlardık.
Edebiyatı, okumayı seven biri olarak bu konularda yapılacak olan sosyal faaliyetlerde de görev almak hoşuma giderdi. Hatta edebiyat hocamız bayramlarda okunacak şiirleri benim seçmemi isterdi. Bu görevden de çok haz alır on on beş gün öncesinden şiir kitaplarını, antolojilerini inceler, kendimce bayrama en uygun şiirleri seçmeye çalışırdım.
Asıl yazmak istediğim konu doğrudan bunlar değil elbette. Ancak Salah Birsel’i okuyunca bunları hatırladım. Bu konuyla ilgili hatırladıklarımdan biri var ki bu durum hayatım boyunca bana bir ders olmuştur.
Lise dönemlerinde çeşitli konularda şiir yarışmaları düzenler ve jürinin başına da benim geçmemi önerirlerdi. Elbette bu öneriyi zevkle yerine getirir, başta edebiyat hocalarımızın ve diğer jüri üyelerinin katkılarıyla en iyi şiiri (eğer konu şiir okumaksa en iyi şiir okuyanı) seçerdik. Hiç kimseye açıkladığımı hatırlamıyorum ama ben şiiri en iyi okuma ölçüsü olarak o zamanki radyo tiyatrosunda şiir okuyan tiyatro sanatçılarını örnek alırdım.
Bu günkü gibi hatırlıyorum yine bir “şiir okuma” yarışması düzenlemiştik. Öğrencilerden her isteyen istediği şiirle bu yarışmaya katılabiliyordu. Katılmak için başvuranlar arasında birbirimize “amcaoğlu” dediğimiz ve benden bir alt sınıfta olan babamın amcasının torunu da vardı. Bundan biraz işkillendim ve durumu edebiyat öğretmenine ilettim. O da herkesin katılabileceğini bunda da bir sakınca görmediğini ifade etti. Yarışma günü gelip çattı. Bütün öğretmenler ve öğrenciler karşısında yarışmacılar jürinin de huzurunda şiirlerini okudular. Her jüri üyesi bağımsız olarak yarışmacılara puan veriyordu. Yarışma sonlandığında sıra ayrı ayrı verilen puanları toplamaya geldi. Neticede amcaoğlunun birinci olduğu ilan edildi. Doğrusu ben biraz mahcup olmuştum. Hemen aklıma diğer jüri üyelerinin verdiği puanlara bakmak geldi. Ben “iyi” bir puan verirken jürinin çoğunluğunun en yüksek puanı “çok iyi” verdiğini gördüm. İçim biraz rahatladı ama daha sonra benim “torpil” yaptığım dillerde dolaştıkça hep rahatsız oldum. Kimseye de bir şey anlatamadım. Bu durum benim hayata bakışımı olgunlaştıran olaylardan biri olarak hafızamdan hiçbir zaman silinmedi. Daha sonraki yıllarda benzer durumlarla karşılaştığımda benzer konulara hep uzak kalmayı seçtim.
Aradan çok uzun zaman geçtikten sonra bu yıl önce hazırlanmakta olan bir antolojiye şiir seçmem, daha sonra ilçe seviyesinde bir şiir yarışmasına üye olmam hususunda ısrarlı teklifler geldi. Tabii ki teklifi getiren iyi niyetliydi ama benim ne olursa olsun aynı tuzağa düşmem söz konusu olamazdı. Teklifi kibarca kabul etmeyeceğimi söyledim.
Salah Birsel’e rahmetler olsun bana eski zamanlarımdan birkaç anımı hatırlattığı ve bunları yazmama sebep olduğu için.
-İhsan Kurt-

12 Eylül 2020 Cumartesi

 

Biz Sevdaların…

 

Biz sevdaların tufan olduğu yıllarda sevdalandık.

 Yaşamayanların yazdığı sevdalarımızın doğru anlaşılmasını beklemek kadar saflık olamaz herhalde? Sevda ne sihirli kelimedir ki, henüz sihri çözülememiş belki.

 Sizler bilebilir misiniz?

 Biz de sevdalar yaşadık. Hem de ne sevdalar. Yaşayan biz değildik aslında sevdalarda, sevdalardı bizde yaşayan.

 Sevdalar ki sütbeyaz, sevdalar ki ayaz mı ayaz.

 Biz sevdaların fırtına olduğu yıllarda sevdalandık. Fırtınaların sevdaları savurduğu, sevdalıları unutulmuşluklara attığı yıllar. Fırtınaların sevdalılarla körebe oynadığı yıllar. Ama hep sevdalıların sobelendiği yıllar.

 O yıllar ki yerin göğün birbirine katıldığı, sevdaların fırtınalarla tartıldığı yıllar. Aklın, duygunun şehirlerin bulvarlarında uyuştuğu, parkların hep hazan yaşadığı yıllar. Güllerin koparıldığı, ezildiği, güllere kinin beslendiği yıllar… Ezilen güllerden dolayı gül kokan kaldırımların sökülüp parçalandığı yıllar.. Sevdalılara tahammül edilemeyen zamanlar. Fidanların ışkın veremeden boylu boyunca devrildiği yıllar. Ve körpe dalların tomurcuk vermeye durduğunda kurutulduğu, kurutulup atıldığı yıllar…

 Öyle sevdalılardık ki bizler, sevdamızda kavak yelleri, ılık meltemler, o ağacın altları yoktu. Yar yoluna düşmek dururken yar yolunu beklemek yoktu.. Yoktu hülyalara dalmak, yoktu hayaller kurmak. Yıl kasavetli, günler buruktu. Hep hüzzam, hep hazandı çalan plaklarda.

 Sütbeyaz, apak sevdalarımız umutlara vurulan keserle, burukluğun yoğunlaşan belirsizliği ile kararıyor, kararıyordu. Kara sevdalar hep bizden doğuyordu. Tökezleyen sevdaları kaldırdıkça sevdamıza kurşunlar yağıyordu. Biz kurşun yağmurlarının yağdığı yıllarda yaşadık.

 Sevdamız doğruldukça kurşunlar yıkılıyordu. Sevdamız vuruldukça sevdalılar doğuyordu. Aslında kurşunlarla birlikte yıkılan sevdasızlıklardı. Çünkü ölüm sevdasızlar için vardı.

 Biz sevdanın savrulduğu, onsekizinde tam kalbinden vurulduğu, zaman ve mekânsızlıkta yoğrulduğu yıllarda sevdalandık.

 Savuranlar ve savrulanlar o kadar netleşmesine rağmen biz sevdamıza yapıştık. Öyle bir yapışıştı ki bu, biz sevdamız, sevda biz olduk. Hep bülbül gül misalini umuyorduk. Bizi vuranlar sevdaları vuruyordu, bunu cümle âleme duyurduk.

 O yıllar ki, bir kıtlık hüküm sürüyordu –hala devam ediyor ya- Biz sevdada kıtlık olduğu yıllarda sevdalandık. Şekilden şekle, renkten renge girmeden peşi sıra düştük sevdalarımızın. Ayan beyan, apaçık… Düştük ama hep kalkıp yürüdük. Kimimiz bataklık çöllerde boğulurken, kimimiz sürünerek yol aldık buzullarda. Zemheride kora düşerken Eylüllerde ayazı yaşadık. Biz sevdalara sürünülerek gidilen yıllarda sevdalandık.

 Hep hasreti yaşadık vuslata koşarken. Damarlarımızda çağladı, coştu kan. Biz sevdamıza koşarken, sevdamız bize oldu volkan. Biz sevdaların volkan olduğu yıllarda yaşadık.

 Hep acıları tattık sevdamıza özlem duyarken. Çünkü biz hep özlemleri, hasretleri dolu dolu yaşamak için sevda mahkûmiyetine çarptırılmıştık. Bu mahkûmiyette aşk belasıyla karşılaşmış, onunla tanıştırılmıştık. Daha da önemlisi biz çarpmıştık bu belaya. Biz sevdanın mahkûm olduğu sevdaları yaşadık.

  Biz ki sevdaların bora olduğu yıllarda sevdalandık. Fırtınalara, yıldırımlara aldırmayıp sevdalarımızı yaşayanlardandık. Mecnun da, Leyla da, Ferhat da, Şirin de zamanının ötelerini gördüklerinden dolayı bizden almışlardı sevdalanma örneklerini. Oysaki bizim sevdalarımız “ben”de olanı çoktan aşmış, kâinatta yeni kurulacak olan Sevdaistana ulaşmıştı. Çünkü: Sevda ateş değildir, kordan öte/ Sevda Leyla değildir, yardan öte, duygularına inanmıştık.

 Bizim sevdalarımız büyüktü, büyük ne kelime? Bizim sevdalarımız köye de sığmadı, şehirlere de. Yere de sığmadı, göğe de…Ferman padişahın olsa da dağlarca yürekler bizdeydi. Sevdalarca yürekler… Dağlardan dağlara seslendik biz, dağlardan sevdalara. Bu sese ne sarıçiğdem ne mor menekşe ne lale sümbül ne de gül dayandı. Bütün karşı dağlar yaşın yaşın ağlarken, tabiat uçtan uca yasa büründü.

 Biz ki bütün tabiatın yasa büründüğü sevdaları yaşadık. Gördük ki;

 


Sevda yaklaşıldıkça uzaktadır

Sevda boranda, kışta, tuzaktadır.

8 Haziran 2020 Pazartesi

Okuma Zevki Denilen



Öyle kütüphanesi olan bir konakta veya kitaplığı olan bir evde doğmadım. Dedemden miras kalan bir kütüphanemiz de yoktu. Dokunmanın bile yasak olduğu ilk kitabı bir çanta içerisinde duvarda asılı olarak gördüm. Bazen dedemin, bazen babamın elinde… Dolayısıyla kitapların duvarda asılı bir nesne olması gerektiği kanısına kapıldım. Hatta okula başlayana kadar da hep böyle düşündüm.
Okula başladığımda kitaplarla tanıştım, tanıştırıldım. Her çocuk gibi önce resimlerdi ilgimi çeken. Renkli alfabemiz ne kadar da güzeldi. Sonradan bu renkli resimlerin altında yer alan Ramiz isminin, resimleri çizen kişinin adı olduğunu öğrendiğimde bu ad bana biraz tuhaf gelmişti. Bu ismi ne okulumuzda ne de çevremizde hiç duymamıştım. Öyle ki diğer çocukların da ilgilerini çekmiş olacak ki birbirlerine Ramiz diye şaka yaparlardı güya.
Kitaplarımın her sayfasını tek tek açar doyumsuz bir seyre dalardım. Resimlere bakar hayaller kurardım, capcanlı hayaller. Kargacık burgacık yazılar benim için bir anlam ifade etmiyordu. Fakat resimlere anlam yükler, kendime göre hikâyeler uydururdum. Kendi halimde bununla mutlu olur, resimlerin altında yazılanları bir an önce okuma heyecanını yaşardım. Okulun ilk aylarının,  çocukluğumun en güzel zamanlarının böyle geçtiğini hatırlıyorum. Sonra okuma yazmaya geçmiş, kitaplara bir başka gözle bakmaya başlamıştım. Şimdi önümde yeni bir dünya değil, dünyalar açılmış gibiydi.
Okuma yazma derslerine doymaz eve geldiğimde tekrar kitapları çıkarır, onların her bir sayfasını itina ile açar, sayfaların içinde kaybolur giderdim. Kitap, annemi her özlediğimde hayallerimin kapısı gibi açılırdı bana. Daha sonra halk hikâyeleri, halk masalları, bilmeceleri, destanları yazılı olan kitapları keşfetmemle birlikte okumanın derin dünyası beni sardı, sarmaladı, büyüttü. Hayallerim büyüdü, arzularım büyüdü, meraklarım da okudukça her geçen gün arttı. Yeni dünyalar keşfediyor, giderek dünyamın da genişlediğini düşünüyordum. Küçük lokum sandığının arasına raf ekleyerek bir kitaplık yapmaya bile çalışmıştım. Biriktirdiğim harçlığımla aldığım mavi renkli yağlı boya ile özenle boyamıştım kitaplığımı. Üç beş kitabı rafa dizer, karşısına geçer seyrederdim. İşte o zaman hayallerim çoğalır, kitaplarımın çoğaldığını varsayar mutlu olurdum. Araya annemin hasreti girmese mutluluğuma hiç diyecek yoktu. Sonra bir gün geldi ki bir şeyler yazmaya başladığımı fark ettim. Fark ettim diyorum çünkü ilk kalem denemelerim bana göre şiir gibi bir şeylerdi. Ayrıca belki çocukça birkaç cümlelik hikâyeler…
Artık öyle bir zaman geldi ki okumanın zevkinde, yazmanın hazzındayım. Okumayı da yazmayı da yaşama sebebi olarak görüyorum. Yazmasam çıldıracağım diyenlerden biri de benim galiba. Yazmasam ne yaparım sorusunu pek kendime sormaktan hep kaçındım. Çünkü vereceğim ya da bulacağım cevapların arasında doğru dürüst bir şeylerin olacağından hep kuşkum olmuştur. Herhalde bunun için ne bu soruyu sormaya ne de cevaplarını aramaya hiç yanaşmadım. Hatta doğrusunu söyleyecek olursam hep kaçtım da diyebilirim. Öyle ya okumasam, yazmasam hele bu yaştan sonra ne yapardım acaba?
İstediğimi okur, istediğimi yazarım. Ama muhakkak okur, muhakkak yazarım. Hesabım, kitabım, beklentim sadece mutlu zamanlarımı zenginleştirmek. Nefes alıp vermek gibi, yaşadığımı hissetmek gibi bir şey. Lakin ısmarlama yazı hiç yazmadım, yazacağımı da sanmıyorum. Birilerinin isteği ile istediği konuda yazmak bana biraz tuhaf geliyor nedense. İlgi duymam, hissetmem, sorun olarak görmem, ne bileyim işte yazacağım konuyu benim isteyerek seçmem gerektiğini düşünüyorum. Eğer ısmarlanmaya çalışılan konu ile benim düşündüğüm konu arasında bir benzerlik veya aynılık söz konusu ise durum değişebiliyor. Çünkü ısmarlanan yazı zaten benim düşündüğüm, yazmak istediğim konu oluyor. Bu durumda da çelişkili bir tablo söz konusu olmuyor. Şimdiye kadar böyle yaptım, bundan sonra da bu hassasiyetimin pek değişeceğini sanmıyorum. Çünkü  bazı konularda ısmarlama yazmam için birkaç defa benim için yüksek sayılabilecek telif de teklif edildi. Telifi beğenmediğim için değil konuya ilgi duymadığım, hakkında hiç bilgi sahibi olmadığım için yazmak bana pek dürüstlük gibi gelmedi. Başkaları elbette farklı düşünebilir ama nedense ben öyle hissettim.
Çok reklamı yapılan, ısrarla satış sayıları yüzbinlerle ilan edilen kitaplardan uzak durma gibi bir yaklaşımım da var. Kitap önerisi ile kitap satma dayatması arasında çok büyük fark var. Özellikle bunu karıştırmamak gerekir. İlan tahtalarında, medyanın her alanında reklamı yapılanlar bana hep dayatma gibi geldiğinden, önceleri bu kitaplara soğuk, mesafeli dururum. Elde etmek için üzerine atlamayı değil yanından teğet geçmeyi bile istemem. Herhalde bu durumu dayatmayı ve dayatılmayı sevmediğimden benimsedim. Böyle bir tavrın iyi veya kötü olduğu üzerinde tartışacak değilim elbette.
 Görünmek bilinmek isteyen narsisistlere tahammülümde yok sabrım da yok. Sadece kendilerini göstermek isteyen tiplerin kitabı, kitapları kullanmaları cehalet çukurlukları ile hemen fark ediliyor. Bu türler kitabı herhangi bir nesne gibi kendi narsisistik emellerini gerçekleştirmek, doyurmak için kullanırken acınacak duruma düştüklerini fark etmiyorlar bile. Hep sadece görünme, gösteriş yapma peşinde olanlara yüzümü ekşitirim. Bunu kitabı maske yaparak sergileyenler daha da iğrenç duruma düşüyorlar. Kitap sevgisi ile kitap okuma alışkanlığı bireylerin kişiliğinde oluşan yapmacıklığı pek kaldıramaz. Öyle ki konuşmaları, davranışları onları hemen ele verir.
Bana baş eğen ama başını vermeyen kitaplar maskesizler ve sessizdirler. İstediğim zaman seslerini çıkarıyor lakin sözlerini sakınmıyorlar. Bazı düşüncelerime karşı çıkıp bazılarını da değiştirebiliyorlar. Tartıştığım, çeliştiğim kitaplarım da oluyor. Onların sayfalarına bıraktığım çizgiler, soru işaretleri, ünlemler benim için birçok anlamı içerisinde taşıyor. Bir anlamda kitaplarla cedelleşiyorum.
Fakat kitaplar öyle nazikler ki susmasını da biliyorlar isterseniz. Ama siz konuşmasını tercih edebilirseniz karlı çıkan yine siz olursunuz. Veysel’in toprak için söylediği Karnın yardım kazma kazma ilen bel ilen/ Yüzün yırttım tırnağınan elinen dediği gibi, kitapların üzerine incitilmeden işaret konulması onları mutlu edecektir. Çünkü bu davranış aynı zamanda ona, işaret edilen sayfalara bir değer verildiği, üzerinde düşünüldüğü anlamına da gelir. Tekrar ona başvurulduğunda işaret edilen bilgileri okuyucuya hemen sunar.
Çokbilmişliğin çiğliğinde söylev veren kitaplara pek rastlamıyorum. Ara sıra yanlış bir seçimden sonra karşılaştıklarım ise benim kitaplarım olmaktan uzaklaşıyorlar zaten. Kısaca benimle tartışan, bende yeni çağrışımlar uyandıran, yeni ufukları işaret eden, öfkelendiren, sevindiren ama kendisini okutturan kitaplarla okuma zevkine ulaştığımı rahatça söyleyebilirim.


26 Mayıs 2020 Salı

Edebiyatın Ağır Abileri


Kendilerine güvenmeyen bireylerin fazla olduğu toplumlarda ağır abiler rol alırlar. Toplumun farklı alanlarında olduğu gibi sanat ve edebiyatta da bunlara rastlanır. Sanki kültürü yönetme ve yönlendirme görevi kendilerine verilmiş gibi hareket ederler. Aslında iç boşluklarını bu davranışlarla gidermeye çalışırlar. Gerçek kültürün, edebiyatın değil görünenin ve görünmenin peşindedirler. Zamanımızda bu ağır abilerin sohbetlerinin çoğundan edebiyat öğrenemezsiniz. Sanat ve bilim hak getire… Ya dedikoduyu, ya ötekileştirmeyi, ya da aşağılamayı duyarsınız. Saldırı kültürünün temsilcileri gibidirler. Çünkü hep kendilerini anlatırlar, egolarını parlatırlar. Cehaletlerini başkalarına yamamayı çok iyi başarırlar. Biraz da karşılarında kalabalık buldularsa değmeyin keyiflerine.

Hangi fikir ve düşüncede olduklarını söylerlerse söylesinler bunlar kendilerinden başkalarını ancak kendilerini anlattıkları, yazdıkları sürece tanır ve tanıtırlar. Ver gülüm al gülüm gibi bir anlayış içerisinde görünseler de aslında kendi egolarını parlatan borazanları severler. Cehaletlerini ve saldırganlıklarını alkışlayanların yanında dört köşe olurlar. Kendilerine gül uzatanlara diken verme düşüncesi bilinçaltlarında daima vardır. Kafalarına çizdikleri çemberi edebiyata ve edebiyatçılara da çizerler. Dergileri, dernekleri ancak bu çemberin sınırları içerisinde kalanlara ahkâm keser. Dillerinde ve kalemlerinde edebiyatmatik ölçütleri vardır. Ağır edebiyat abileri çizdikleri çemberler içinde kalanları şair, yazar, düşünce adamı olarak kabul ederler. Edebiyatmatik ölçütlerine fazla uymadığı görülenlere hemen kendi şablonlarını örterler. Asıl olanı değil kafalarındaki şair ya da yazarı anlatırlar. Mesela beyazı, siyaha, griye, hatta türlü renklere boyayarak sunma marifetini çok iyi becerirler. Zihinlerine çizdikleri bu çemberler bazen kurumlaşarak da bir kimlik kazanır. Bir sanat, edebiyat kuruluşu adına benzer faaliyetlerini sergilemeye devam ederler. Alkış aldıkça, alkışın kimler tarafından olduğuna değil onun çokluğuna bakarlar. İşin garibi bu durumu da kendilerinin bilgili olduğuna, önder olduklarına yorarlar. Yani bazı insanların “ağır abi” olmalarında niteliksiz alkışların, bunlara çanak tutan kitlelerin de büyük sorumlulukları vardır.
Aslında edebiyatın ağır abileri hükmünü yitiriyor diye düşünürken bunun bir yanılgı olduğunu son zamanlarda daha iyi anladım. Maalesef her dönem türeyen ve türetilen edebiyatın ağır abileri olmaktadır. Bunlar seyrana çıkar gibi sosyal medyada arzı endam etmekte, kuruluşlara sığınarak kürsü kürsü, salon salon dolaşmaktadırlar. Ağızlarının içlerine bakmadan, ağızlarından ve varsa kalemlerinden neler çıktığına dikkat edenler bunları rahatça tespit edebilirler. Çok konuşarak ya da bazen yazarak nasıl hiçbir şey söylenmediğini öğrenmek isteyenler edebiyatın ağır abilerini takip etmekte sakınca görmeyebilirler.
Edebiyatın kutsal bahçeleri bu tipler tarafından tarumar edilmiştir, edilmeye devam edilmektedir. Kendileri sulak, diğerleri hep kuraktır. Hep bu anlayışlarla kültür çöllerini büyütürler. Kendilerini hangi edebi veya siyasi kimlikle ifade ederlerse etsinler edebiyata da, yazarlığa da yazık etmektedirler. Özellikle bazı gençler bunları “bir şey” sanarak peşlerinde sürüklenerek zaman kaybetmektedirler.
Bu zamanlarda birileri “yazarlık” öğretmeye kalkıyorsa ince eleyip sık düşünmek gerekir. Hiçbir somut temele dayanmayan laflarını edebiyat, sanat, kültür diyerek salon salon dolaşıp anlatanlar ve üstelik ardından ceplerine zarflar sokulanlar alkışlandıkça ağır abilik hep devam ettirilecektir. Eğer bugünlerde cehalet piyasasına rağbet varsa bunların çoğu ağır abilerin ektikleri tohumlar neticesinde palazlanmışlardır. Kültürel anlamda toplumsal gelişmeye en büyük engellerden biri de bu ağır abiler olmaktadır.


İNSAN, ARAYIŞIN ADIDIR

  İnsan dediğimiz varlık, bir varış noktası değildir. Öyle olsaydı vardığı yerde insan biterdi. Dolayısıyla insan bir liman değil, daima a...